Haberin Doğru Adresi

Avrupa'da Yaşayan Türklerin Haber Sitesi

SENİ ÇOK ÖZLEDİK ENVER AĞABEY

Posted by almanyahaber Şubat 22, 2014

enver abi mezarini hazirlamistiHiç incitmeyen bir patron, en şefkatli baba… Garibanın can dostu… İş âleminin beyefendisi, ehl-i sünnetin bekçisi, ülkesinin hizmetçisi…

Büyük İslâm âlimi Hüseyin Hilmi Işık’ın “rahmetullahi aleyh” en çok sevdiği talebesi ve damadı. 1939’da Denizli’nin Honaz ilçesinde doğdu. Birkaç idealist arkadaşıyla birlikte kurduğu İhlas’ı kısa sürede, içinde gazetesi, televizyonu, radyosu, ajansı, dergileri, okulları, sağlık kuruluşları, inşaat şirketleriyle dev bir holdinge dönüştürdü.
Doğru din bilgilerinin basılmasına ve yayılmasına hizmet etti. 22 Şubat 2013 Cuma günü, saat 21.30’da İstanbul’da vefat etti. Kabri, Eyüp Sultan’da Kaşgârî dergâhında, çok sevdiği hocası ve kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık’ın “rahmetullahi aleyh” yanındadır.

BU KALP SİZİ UNUTUR MU?

Bir yıl olmuş.
Geçen sene bugün Eyüp Sultan’da her kesimden on binler dua ile uğurlayalı bir yıl geçmiş. Hayatı boyunca gözbebeği gibi üzerlerine titrediği Peygamber sülalesinin mensubu seyyidler…Hayatı boyunca itina gösterdiği Osmanlı Hanedanının yaşayan üyeleri…
Başbakan, bakanlar, belediye başkanları…
Sanatçılar, iş adamları, gazeteciler…
Eyüp Sultan Camii’nin gördüğü tarihin en büyük kalabalıklarından birine sebep olan on binlerce seveni, dua edeni, teşekkür edeni…
Bir yıl olmuş.
Hayatı boyunca hiç kimsenin üzülmemesi için sevgi ve şefkatle çırpınan Enver Ağabey’in vefatının üzerinden bir yıl geçmiş.
Vefatından sonra televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada uzun uzun sitayişle bahsedildi, yâd edildi.
(Hatta İhlas Vakfı bütün bu söz ve yazıları “Enver Ören Ağabey’in ardından” ismiyle kitap haline getirdi.)
Çok sıkıntı çeken ama kimseye sıkıntı çektirmeyen, çok dua eden ama kimseye beddua etmeyen, davranışları, nasihatleri, vasiyetleri ile hep başımızda, hep yanımızda hissettiğimiz Enver Ağabey’in hayatta iken yakınında bulunan bazı arkadaşlarımızın hatıralarını naklediyoruz.
Bazı “özel” fotoğrafları eşliğinde…

dogdugu ev

ENVER AĞABEY DİYOR Kİ…
“Allah sevgisine kavuşmanın, büyüklerin kalbine girmenin şartı, hizmet ve edeptir. İkisi beraber olacak. Biri var, diğeri yoksa bir işe yaramaz.”

ENVER ÖREN AĞABEY KENDİSİNİ ANLATIYOR:
Ben Enver Abi…

“Her kalitesiz mal, Enver Abinin ciğerinden bir parça götürür. Çünkü ben üzülürüm. Biliyorsunuz, Enver Abi demek, kalp kırmamak demektir. Enver Abi demek, şefkat demektir. Enver Abi demek, vermek demektir. Enver Abi demek, sevgi demektir. Bütün bunları bilen bu millet, arkadaşlardan biri sebebiyle üzüldüğü zaman onlara bir şey demez. Ah şu Enver Ören der!”
(Türk Edebiyatı Vakfı ramazan sohbetleri, İstanbul-04.02.1997)

Enver Ören kimdir? Ben de onu merak ediyorum. Herkes bana bunu soruyor, “Sen kimsin?” diyorlar. “Öğretmensin. Gazeteci değilsin. Niye gazetecilik yapıyorsun?” Veya “Asistandın, sanayici değildin, sanayide nasıl muvaffak oluyorsun?”
Şimdi efendim, işin temelinde bir sır var. O sır da evvela babamın, sonra da annemin duası var benim üzerimde…
ANA BABA DUASI
Ben on beş yaşındayken babamı kaybettim. Bana iki vasiyeti oldu:
Bir tanesi, “Ölüm hariç, deli olursan hariç, hiçbir vakit namaz üzerinden geçmeyecek. Ancak bu iki unsur seni bu ibadetten alıkoyar. Baba hakkım üzerine sana vasiyetimdir; karada, havada, denizde, nerde olursan ol, Allah’ın bu emri senin üzerinden geçmeyecek.”
Allaha hamdolsun, bir defa Kuleli Askerî Lisesi son sınıfında Fizik imtihanında unuttum. Onu hatırlıyorum. Ondan sonra da hatırlamıyorum. Fakat buna rağmen otuz senedir kaza namazı kılıyorum.
İkincisi; mübarek babam nüfus cüzdanımın arkasına yazmış: “Oğlum! Eğer bir fakülteyi bitirmezsen sana hakkımı helal etmem!”
Şimdi keramete bakın efendim.
1954 senesiydi. Babam yeni vefat ettiği için çok üzgündüm. Lise 1’de, 3 Kasım’da ortada kaldım. En büyük kardeş, ben… Diğerleri küçük. Dört tane abim ölmüş.
Annem dedi ki, “Oğlum sen okuldan çık artık. Git bir bankaya memur ol.”
Ben başladım okuldan kaçmaya. On beş yaşında çocuğum. Düşünün, on beş yaşında iken ben oğlum Mücahid’i bir yere gönderemezdim. Neyse… Okuldan kaçıyoruz. Bir gün, bir arkadaş, bana çok büyük iyiliği oldu, beraber kaçtık. Ben ağlıyorum.
“Niye ağlıyorsun?”
“Babam vefat edeceği sırada beni yanına çağırıp dedi ki: Oğlum, kitaplarını al, şöyle önümden geç! Ben ahirete gidiyorum. Allah’ın huzuruna varınca diyeceğim ki (Ya Rabbi, ben gözlerimi, oğlumu tahsile gönderirken kapattım).’ İşte bunları düşünerek, okuyamayacağım diye üzülüyorum. Onun için ağlıyorum.”
“Sen Kuleli’ye git.”
“Kuleli nedir?”
“Bir askerî mektep…”
“Nerede?”
“İstanbul’da.”
“Allah Allah! Nasıl gidilir?
“Ama galiba imtihan vakti geçmiş.”
“Gel”, dedim. “PTT’ye gidip telgraf çekelim.”
Gittik postaneye, bir telgraf. İşte; “Babam öldü. Okumak istiyorum. Beni okulunuza kabul eder misiniz?” gibi bir şey.
Telgrafı çektik. Üç dört gün sonra bir cevap: “İlk kanaat notlarını gönderin.”
Okuldan kaçmalar sebebiyle Tarih dört, zayıf yani. Bir kırıkla notları gönderdik.
Kuleli’den cevap: “Kırık notunuz olduğu için almamamız lazım iken istisna olarak sizi kabul ettik.”
İşte baba duası!
Efendim, Kuleli’ye geldim. O da bir macera. Gece saat on birde, Çengelköy’ü bilmiyorum. On beş yaşındayım. Elimde bir kâğıt, sadece bir adres…
Trende bir kadıncağız, başörtülü böyle, altmış altmış beş yaşlarında; beni mahcup ve mahzun görünce; “Oğlum, sen nereye gidiyorsun?” dedi.
Dedim; “Anneciğim, ben Kuleli’ye gidiyorum ama bilmiyorum neresi. İşte bir adres var elimde.”
“Niye gidiyorsun?”
“Okumaya gidiyorum.”
“Peki, ben seni götürürüm” dedi. Saat on birde. Taksi tuttu. Beraber Kuleli’ye kadar geldik. “Hadi oğlum” dedi. “Allah sana yardım eylesin.”
İşte baba duası!
1953 senesinde, benden daha büyük bir bavulla, buzlu merdivenlerden tam yukarıya vardık; son basamağa gelmeden ayağım bir kaydı, başa döndüm. Bavul bir tarafa, ben bir tarafa… Elim kanadı. Elim yaralı bir şekilde çıktım tekrar yukarıya.
Nöbetçi subay aldı bizi odasına. Tabii el böyle, göstermiyorum.
“Oğlum sen sakat mısın?!”
“Değilim efendim.”
“Aç şu elini!”
Açtım, bir avuç kan.
“Bu ne?”
“Düştüm efendim.”
Başladım mı ağlamaya… Yüzbaşı, “Gel evladım.”
O bir sarıldı mı, oldu en yakın dostum. Daha ilk gece…
İşte baba duası!
Efendim, Kuleli’ye girdik. Para yok, pul yok, kitaplar değişik, iklim değişik, gurbet var, ayrılık var.
Koğuşta yastığı yatağın içine koyuyorum, yatıyormuşum gibi… Çünkü yoklama var. Gidiyorum sıralardan bir kitap alıyorum. Kumandanın kapısının önünde yirmi beş mumluk lamba var. Çünkü lamba yakamazsınız. O lambanın dibinde, o soğukta, o paltonun içinde ders çalışıyorum. Velhasıl o vaziyette birinci sınıftan ikinci sınıfa sekiz kişi geçtik.
İşte baba duası!
Neyse, Kuleli’yi bitirdik fakat babamın nüfus kâğıdıma yazdığına bakıyorum; “Oğlum, sen üniversiteyi bitireceksin.”
Biz müracaat ettik. Ben dedim “Öğretmen olayım ama üniversiteye gideyim.”
O sene de askerî mekteplerden, Kuleli’den üniversiteye geçmeyi kaldırdılar.
Dediler; “Harbiye’ye gideceksin!”
“Vallahi gidemem.”
“Gidersin.”
“Gitmem.”
“Niye?”
“Babam diyor ki; (Üniversite bitireceksin.)”
Çare:
“İki bin lira bulur, getirirsin” dediler.
Allah rahmet eylesin, annem küpelerini sattı, amcamdan, sağdan, soldan borç toparladık ve iki bin lirayı Kuleli’ye yatırdık.
Üniversiteye geçeceğiz. Bu sefer duvarlarda nerede burs var diye bakıyorum.
Baktık ki, “Et Balık Kurumu”; Zooloji-Botanik öğrencilerine, efendim, “Hidrobiyolog olarak yetiştirmek şartı ile”, ayrı bir eğitim, su bilimleri burs verecekler. Hemen kayıt oldum. Burs imtihanına girdim, kazandım. Allaha şükür, işe öyle başladık.
Baktım ki annem kıvranıyor. Kardeşlerim var. Ve efendim, üniversiteye girdiğim sene annemi Denizli’den getirttim. Seksen lira ev kirası veriyoruz, Beylerbeyi’nde.
TUTTUĞUN ALTIN OLSUN
Yaptığım İşler: Üniversitede biyolojide farelere bakıyorum. Artı, amcamın eczanesinde nöbet tutuyorum. Artı, iki öğrenci kardeşimi okutuyorum. Artı, Ömer Öztürkmen abiye yalvardım; Sabah gazetesine musahhih olarak girdim. İlk gazetecilik oradan başlıyor. İlk mürekkep kokusu oradan başlıyor. Ömer Abi, İrfan Abi (Atagün) benim patronlarımdır, büyüklerimdir. Allah onlardan razı olsun. Bize maaş verdiler. Ve bu dört beş işi bir araya sıkıştırdık, ders çalışmaya da vakit ayırmaya çalıştık.
Evde sıkıntı çok…
Vapurlarda gidip gelirken ders çalıştık ve dört senelik fakülteyi Allahü teâlânın izniyle üç senede bitirdik. Gazete okumaya, sinemaya gitmeye, maç seyretmeye vakit yok.
(Kusura bakmayın efendim, ben böbrek nakli yaptırdığım için susuz pek duramıyorum. Su içeceğim ama siz kusura bakmayın. İlaç gibi yani.)
Efendim bir hadîs-i şerîf var. Peygamberimiz buyuruyorlar ki; “Anne baba duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Reddolmaz.” Ben onun için annemi babamı anlatmak zorundayım. Çünkü bütün bu nimetlere kavuşmama onlar sebep oldu.
Annem geldi, kardeşlerim de var, çalışıyoruz, borç ödüyoruz. Kardeşimi evlendirdim, kardeşlerimi okuttum. Allah! Herkes çektiği sıkıntıyı kendisi bilir. Annem şu kadar söylüyordu; “Oğlum, ben gündüz namaz kılarken sana yaptığım duadan tatmin olmuyorum. Senden o kadar razıyım ki, gece namaza kalkıyorum; sırf sana dua etmek için.”
Şimdi soruyorlar. Enver Ören nasıl başarıyor? Vallahi Enver Ören’de iş yok. Ama aldığı dua çok… Kesin.
Bir gün annem dedi ki; “Oğlum, ben senden çok razıyım. Allah’a duam, sen taşı tut altın olsun.”
Vallahi oldu. Nasıl oldu? Bakınız şimdi… Para bakımından çok sıkıştık. Şirketin bu hale gelmesi öyle gökten zembille inmedi yani. Ateş düştüğü yeri yakar. Çektiğim sıkıntıyı anlatmam mümkün değil. Bazı arkadaşlar belki bilirler, ben öğretmenim. Yirmi beş sene öğretmenliğim var.
Bir gün oturuyorum. Dedim ki; “Ya, tebeşir yapalım tebeşir!”
Çağırdım arkadaşları. Tebeşir yapalım ama bizim tebeşirin bir özelliği olsun. Tozsuz olsun.
Peki. Neyse. Çağırdık kimyagerleri, şunları, bunları. “Bir tozsuz tebeşir yapın” dedik. Yaptılar.
“Efendim, ismini ne koyalım?” dediler.
Dedim, “Altın Tebeşirleri olsun.” Bilerek değil ha!
Altın Tebeşirleri satılıyor, para kazanıyoruz. İhraç ediyoruz. İyi para kazanıyoruz.
Bir gün, Allah! Ya niye biz buna “Altın” dedik? “Tebeşirin asli maddesi nedir?” diye sordum arkadaşlara… “Taş” dediler. İsmi ne bunun? “Altın.” “İşte, annemin duasındaki gibi, taş altın oldu.
Ana duası, baba duası, bu işin esası.
Onun için hayatta olanlar; annemiz babamız hayatta ise hemen bu gece mutlaka elini öpmeli. Ve efendim bir şey daha arz edeyim. Hayatımda hiçbir gün evden abdestsiz ve annemin elini öpmeden sokağa çıkmadım.
Bir gün; “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadîs-i şerifine uyarak, annemin ayaklarının altını öptüm.
“İnşallah senin de çocuğun, ayaklarının altını öpsün” dedi.
Bizim çocuk dört beş yaşındayken, daha yeni yürürken, ben uzanıyordum, geldi “şap” ayaklarımın altını öptü.
Dedim; “Ne yapıyorsun?”
“İçimden geldi” dedi.
Şimdi efendim, insan ne ekerse onu biçer. Allaha şükür ben oğlumdan şimdiye kadar hiçbir itiraz görmedim.
HAYIRLI EVLAT…
Balıkçılık Biyolojisini okuduğumuz için, balıkçılıkta bir kaide vardır; bir milyon yumurtadan bir balık yaşayabilirse, o sürü muvaffak olmuştur.
Onun için yirmi tane, on tane değil de bir tane devam ettirecek birisini bulmamız lâzım. Çünkü insanın öldükten sonra amel defteri birkaç şeyle kapanmaz. Bir tanesi hayırlı evlat…
ENVER ABİ DEMEK…
Hiçbir zaman çoğa talip olmadık, helâline talip olduk. Onun için de İhlâs, Allaha şükür bu noktaya kadar geldi. Bundan sonra da inşallah devam eder. Devamı, tekrar söylüyorum sağlıklı bünyeye bağlıdır. İhlâsın sıhhatli olmasını istiyorum. İyi olmasını, canlı olmasını, kanlı olmasını, genç olmasını… Çok mal satmak değil, kalitelisini satmak ve sattığımız her üründen de dua almak istiyoruz.
Enver Abinin özelliği, uçan kuştan, herkesten dua beklemek. Çünkü bir yerde okudum; “Dua, kaza ve kaderi değiştirir” diyor. Allah!
Onun için, evden çıkarken mutlaka hanımınızın duasını alın.
Sattığımız her kalitesiz mal, Enver Abinin ciğerinden bir parça götürür, sağlığından götürür. Enver Abi demek, kalp kırmamak demek. Enver Abi demek, şefkat demek. Enver Abi demek, vermek demek. Enver Abi demek, sevgi demek.
Ben böyleyim. Hiç kimse üzülmesin, hiç kimse sıkıntı çekmesin, ama elimden gelebildiği kadar, yapabildiğim kadar, ama bana bakarsanız altı milyar insanın hepsi Cennete gitsin. Arzu bu. Olmayacağını biliyorum, ama arzu bu. Yani hiçbir Allah’ın kulunun ayağına diken batsın istemiyorum.
SAADETİN KAPISINDA…
Kuleli’ye tekrar dönersek…
Kimya dersimiz vardı. Bu derse Hocam Hüseyin Hilmi Işık girdi. Tığ gibi, adeta 18 yaşında bir delikanlıydı. O zaman yarbaydı.
Hüseyin Hilmi Hocamız bir gün derste, “Beylerbeyi’nde Fahri Hoca var. Cumartesi günleri saat dörtte sohbet eder, gidin, dinleyin” dediler.
Sınıf arkadaşımız Erol Güzey ile beraber gittik. Ben takke taktım. Erol da kepini ters çevirdi. Mektepten bizden başka kimse gelmemişti. O gün hoca yoktu, Mevlid okundu. Mevlidi dinlerken ağladım. Babam yeni ölmüştü. Duygulandım.
Mevlid bitti, çıktık. Durakta beklerken önümüzden mantolu, başörtülü bir Osmanlı hanımefendisi vakarla geçti.
Birkaç gün sonra, bizden birkaç sınıf ileride İsmail Silleli Ağabeyimiz geldi. “Hüseyin Hilmi Hocamız seni evine çağırıyor” dedi.
Sonradan öğreniyorum ki, bizim önümüzden geçen o vakarlı Osmanlı hanımefendisi, Hocamın hanımları imiş. Mevlitte benim ağladığımı görmüş. Yaka numaramı almış, Hocama söylemiş. Hocam da bunun üzerine bizi eve davet etmiş. Yanıma Zeki Celep Beyi alarak gittim.
Kapıyı dokuz on yaşlarında sarışın bir oğlan çocuğu açtı. Yanında da dört beş yaşlarında küçük bir kız.
Hocamız bize çay ikram etti. Soba başında oturduk. Bize İmam-ı Rabbani hazretlerinin meşhur Mektubat kitabından okudular.
Eğer Kimya öğretmenim Hüseyin Hilmi Işık Hocamı tanımasaydım, kesin müzisyen olmuştum. Ortaokulda mandolin çalardım, 25-30 tane öğrencim vardı. Mozart’ın bestelerini ezbere bilir, öğretirdim.
Hocamız her derste beş dakika dinden bahsederdi. Talebeler dine dair sorular sorar, Hocamız da cevap verirdi.
Bir gün okul komutanı Şefik Erensu, Hüseyin Hilmi Hocama, “Albayım, beni dinlemiyorlar, sizi dinlerler. Hangi kapıyı açsam başlarında renk renk takkelerle çocuklar namaz kılıyorlar. Bir koğuşa mescit yapalım. Sağda solda namaz kılmasınlar” dedi. Bunun üzerine büyük bir koğuş mescit hâline getirildi. Hatta ben okula ilk geldiğimde nöbetçi olan Yüzbaşı Selahattin Bey de sırtında mihrabı taşıdı.
HOCAM ELİMDEN TUTTU VE…
Kuleli’yi bitirip Fen Fakültesinde tahsil görürken, uzak bir akrabamın Bankalar Caddesindeki eczanesinde çalışıyordum. İkindiyi kılıp mesaiye geliyor, geceleri de orada kalıyor, nöbet tutuyordum.
Bir gün akrabam beni çağırdı ve dedi ki, “İkindi üzeri yoğun oluyoruz. İş aksıyor. Ya namazı, ya da eczaneyi terk et.”
“Yahu namazın farzı, en çok dört dakika” dediysem de, “Olmaz” dedi. “Peki, tercihimi yapıyorum: Namaz!” dedim ve eczaneden çıktım.
Hocam Hüseyin Hilmi Efendiye gidip olayı anlattım. Çok üzüldüler ve dediler ki, “Yarın saat on ikide Yeni Caminin önünde buluşalım ve size iş arayalım.”
Ertesi gün Hocamla buluştuk.
“Kemal Atabay’a gidelim” dediler. Kimya Fakültesinden sınıf arkadaşı veya asistan idi…
Sirkeci’nin bir arka sokağına girdik. Orada Şark Ecza Deposu vardı. Hocamla ellerinde çantası, merdivenlerden çıktık. Kemal Atabay da ortağı Derman Bey ile toplantıdaymış. Hocamı görünce, “Ooo Hilmi Bey nerelerdesiniz?” diye sarıldı. Hocam da, “Bu benim oğlumdur. Kendisine iş arıyoruz” dediler.
“İlaçtan anlar mı?”
“Zaten eczanede çalışıyordu.”
“Siz bizim gazete ilanımızı mı okudunuz?”
Meğer gazeteye o gün ilan vermişler.
“İlândan haberimiz yok.”
Sonra Kemal Bey bana “Şöyle geçin” diyerek, birkaç şey yazdırdı ve “Tam aradığım elemansın. Ben bunu aldım” dedi.
Hocam, “Efendim kaç para vereceksiniz?” diye sordular.
Kemal Bey, “250 lira” dedi.
Sen misin namaz için işi terk eden; al sana hem iş, hem de iki misli maaş!
O sene (1956) Sigorta Kanunu da çıktı, beni sigortalı yaptılar. Bu sebeple 38 yaşında emekli oldum.
Ya efendim, Hocama sorduk, bu nimete kavuştuk.
Biz nerelerde, ne zorluklarla namaz kıldık. Mesela bir gün bir kazan dairesinde namaz kılmıştım. Baktım herkes bana bakıp gülüyor. Aynaya baktım ki, alnım isten kapkara olmuş. Namaz için çok sıkıntı çektiğimden, her iş yerinde insanlar rahat namaz kılsın diye mescit yaptırıyoruz.

ENVER AĞABEY DİYOR Kİ…
“Ölümü hatırlamak bir nimettir. Çünkü o, hem günahlarını döker, hem insanı Allahü tealaya yaklaştırır.”

Bu torba bir sigorta

Enver Ağabey’in emri ile 2011 yılından beri her ay bin beş yüz fakir aileye erzak dağıtıyoruz. “Bu hizmet bizim sigortamız” derdi

2001 krizinin Türkiye’yi kasıp kavurduğu günlerdi.
Bir gün merdivenlerden inerken beni çağırdılar.
“Saçları dağınık, kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için o şeyi yaratır” hadis-i şerifini okuduktan sonra:
– Hoca, fakir ailelere erzak dağıtacağız, dediler.

Ekip kurduk, muhtarların kapısını çaldık.
– Mahallenizden en fakir otuz ailenin adresini istiyoruz.
Ayda bin beş yüz aileye erzak dağıtmaya karar vermiştik.
İsim ve adresleri toplayıp başladık.
Erzak torbasında neler yoktu ki…
Şu kadarını söyleyeyim; her ay kırk koyun kesip kavurma yapıyor, her torbaya yarım kilo da kavurma koyuyorduk. Bir de Namaz Kitabı koymamızı isterlerdi.
İşin en güzel tarafı akşamlarıydı. Fakirlere erzak dağıtıp eve geldiğimizde Enver Ağabey çağırırdı:
– Anlatın, neler oldu?
Neyin peşinde olduklarını biliyorduk:
– Efendim, Ümraniye’de yemek yapmaktan aciz yaşlı bir çift öyle içten dua ettiler ki…
– Efendim, Bağcılar’da dul bir kadın torbayı bizim yanımızda açtı, hüngür hüngür ağladı, ellerini kaldırdı, “Ya Rabbi sen Enver Bey’i hiç darda koma” dedi.
Mutluluğu yüzlerinden okunurdu. “Ah canııım” veya “Maşallah” şeklinde kısa karşılıklar verir, “raporumuz” bittikten sonra ellerini açardı:
– Yarabbi yapılan bu yardımları dergâh-ı izzetinde kabul eyle. Hâsıl olan sevapların hepsini Sevgili Peygamberimizin ruh-i şeriflerine, ruh-i tayyibelerine, ruh-i mübarekelerine hediye eyledik vâsıl eyle! Ayrıca bütün peygamberlerin de aleyhimüsselam, Ehl-i Beytin, Eshab-ı Kiramın, Tabiinin, Tebe-i Tabiinin, Müctehidînin, Aşere-i Mübeşşerenin ve Hulefa-i Râşidinin, Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’nin, Hazreti Hamza, Hazreti Abbas, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in ve Ezvâc-ı Tâhiratın, Hazreti Hatice, Hazreti Aişe’nin, Hazreti Fatıma’nın kâffesinin ve cümlesinin ruh-i şeriflerine hediye eyledik, vâsıl eyle Yârabbi!
Sayar sayar sayar… Uzunca duası bittikten sonra bana dönerdi:
– Hoca hoca… Bu hizmetin sevabı İhlâs çatısı altındaki herkese gidiyor, bu bir. İkincisi, bu yardımlar bizim sigortamız, unutma!
(Fakirlere kumanya hizmeti bugün hâlâ devam ediyor. Kavurmasız olsa da… Ve, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bizden görerek aynı hizmeti vermeye başladı.)
Kenan Dirlik
—————————-

Hatıra
Gönül kırma, kırılırım

Fatih Çarşamba’da baskı tesislerimiz vardı. Enver Ağabey zaman zaman oraya uğrardı.
Bir gün Enver Ağabey sokağa girdiğinde bendeniz bir seyyar satıcı ile tartışıyordum!
“Ne var, ne oldu?” diye bana sordu.
“Efendim bizim kamyonet bu arkadaşın tablasına vurmuş, onu tartışıyoruz.”
“Bizim kamyon vurmuşsa bunda tartışacak ne var” dedi Enver Ağabey, “Derhal hem adama bir tabla alacaksınız, hem gönlünü alacaksınız. Hatta tablasını bundan sonra bizim binanın bahçesine koyacaksınız ki bir daha kimse dokunmasın.”
Enver Ağabeyin istediği gibi yaptık, o seyyar satıcı hem yeni bir arabaya kavuştu, hem garantili bir yere…
M.Çetin Doğanalp
———————-
Pijamalı pizza partisi!
Enver Ağabeyim, vefatına kadar tam 20 sene bütün yurt içi ve yurt dışı seyahatlerine bizi de beraberlerinde götürdüler. Hangi hatırayı seçip, nasıl anlatsam…
1999 Haziranında Mısır’a gitmişlerdi. Burada İmam-ı Şafii, Ahmed Rufai, Seyyidet Nefise hazretleri ve birçok mübarek zatın türbelerini ziyaret ettiler. Fakat sırtlarında ve kollarında şiddetli bir ağrı başladı. Rahat gezemiyorlardı.
“Bu ağrılarla burada daha fazla kalamayız, hemen İstanbul’a dönüp muayene olmam lazım” dediler ve seyahati kısa kesip İstanbul’a döndük.
Ertesi gün Türkiye Hastanesine gittiler. Burada yapılan kontrollerde boyun fıtığı teşhis edildi. Doktorlar durumun çok ciddi olduğunu, sol kolun ömür boyu felç olma riskinin bulunduğunu, acilen ameliyat gerektiğini söylediler. Ameliyatı yapacak doktor ve hastane konusunda doktorlar arasında bir anlaşmazlık yaşandı. Enver Ağabeyin en donanımlı hastanede, en meşhur operatörler tarafından ameliyat edilmesini istiyorlardı.
Enver Abi akşam Sarıyer’deki evine gidince herkese ibret olacak bir karar verdi:
“Bizim bir hastanemiz var, Türkiye Gazetesi Hastanesi… Ben, ‘Enver Abi kendi hastanesi dururken başka bir hastanede tedavi oldu’ dedirtmem. Ama eğer hastanemizin imkânları böylesine riskli bir ameliyata müsait değilse, burada başka bir hastaneye değil, yurt dışına giderim.”
İki gün sonra Amerika’ya hareket ettiler. Frankfurt’tan aktarma ile Washington Baltimore Havalimanına indik.
Buraya yakın Johns Hopkins Hastanesine gittik. Hemen yatırdılar ve tahlillere başladılar.
İki gün sonra da dünyaca meşhur beyin cerrahı Dr. John Long tarafından ameliyat edildi.
Bu başarılı ameliyattan sonra Enver Ağabeyin neşesi yerine geldi. Sanki hasta olan biz, o bize moral veriyordu. Hastane personeli moral bulmak için Enver Ağabeyin odasına üşüşüyorlardı. Bir defasında İhlâs Holding Amerika Temsilcisi J.Osman Metya, Enver Ağabeye dışarıdan pizza getirmek istedi.
Enver Abi, “Olur. Burada ne kadar çalışan varsa, doktor, hemşire ve diğer görevliler… Hepsinin sayısını alıp sipariş edersen, olur” dediler!
Gerçekten de bir saat sonra Johns Hopkins Hastanesinde kaç kişi varsa, bütün hemşirelerin, hastabakıcıların, temizlikçilerin, hasta refakatçilerinin hepsinin önünde, elinde pizza vardı. Enver Ağabey odasında dışarı çıktı ve durumu görünce hem güldü hem de, “Eh, şimdi ben de pizzamı rahatça yiyebilirim” dedi.
Dünyada ondan daha merhametli insan yoktu…
Vehbi Tülek
———————-
Pençeli holding patronu

2000’li yılların en sıkıntılı günleri… Haftanın belli günleri Holding merkezine gidiyorlar, diğer günler görüşmelerini evde yapıyorlar.
Dışarı çıkarken giydikleri iki ayakkabıları var. Birisi siyah, diğeri kahverengi…
Kahverengi olanı ayaklarına daha rahat olduğu için çoğunlukla onu tercih ediyorlar.
Çok fazla dışarıda dolaşmadıkları halde, ayakkabının altındaki kösele iyice yıpranmış, delinecek hale gelmişti. Evde görevli arkadaşa, bu ayakkabının altına pençe yaptırmasını istediler.
“Holding patronu” Enver Ağabey, o sıkıntılı günlerde yeni bir ayakkabı aldırmayı fazla görmüştü.
Mahallenin kundura tamircisine götürülen ayakkabının altına pençe yapıldı ve yaklaşık bir sene de öyle kullandılar. Daha sonra o pençeli ayakkabısını bana hediye ettiler.
Mehmet Koç
———————-
Kimse dışarı çıkmasın!
Yanlarında hizmet ettiğimiz günlerden biriydi… Ramazan ayı… Evin salonunda teravih namazı kılıyoruz.
Namaz bitti, dua edilmeden önce arkalarına dönüp,”Duadan sonra kimse salondan çıkmasın” dediler.
Dua edildi, aşr-ı şerif okundu. Kalktılar, iki arkadaşı yanlarına alıp salondan çıktılar.
Merakla bekliyoruz. Salon dışındaki odada bir hareketlilik var ama ne olduğunu anlayamıyoruz.
Bir müddet sonra içeri girdiler, her zamanki gibi yüzlerinden eksik olmayan tebessümleri ile, “Namazdayken bir an düşündüm. Ben şimdi ölsem ne yaparlar? Dini vecibeler yerine getirilir, daha sonra bana ait ne eşya varsa fakirlere dağıtılır. Kendimi ölmüş kabul ettim, eşyalarımı, kıyafetlerimi kendim dağıtayım dedim. Geçin yan tarafa, isteyen istediğini alsın” buyurdular.
Aşağıda kendilerine ait giyinme dolabında eski yeni ne varsa boşaltmış, üzerlerindekinden başka kıyafet bırakmamışlardı.
Özel hizmetlerinde görevli arkadaşlar olarak hemen yan tarafa geçtik ve emirleri üzere eşyalarından almakla bahtiyar olduk.
Onlar da, her zamanki gibi, vermekten duydukları zevki tattılar.
Her zaman ölümü yanlarında bildiler ve hazırlıklıydılar.
Muzaffer İşcan
————————
Sevgi bedel ister!
ilenler bilir; İhlâs Holding merkezindeki yemek salonunda her perşembe bir hatta bazen birkaç nişan veya düğün olurdu.
Holding çalışanlarından birinin oğlu veya kızı nişanlanır/evlenir, Enver Ağabey de mutlaka bu törenlere katılıp sohbet ederdi.
Gerçek düğün de zaten Enver Ağabey’in o eşsiz, o tadına doyulmaz, o anlatılmaz sohbetleriydi.
***
Yine bir perşembe günüydü.
Çalışma mekânımda, yani Türkiye Hastanesi’ndeyiz.
Enver Ağabey’in ikinci böbrek nakil operasyonundan hemen önce…
Hastanede kalıyorlar.
Çok sıkıntıları var.
Kemik iliğinden biyopsi için parça alındı.
Öte yandan, Holding merkezde arkadaşlar toplanmış, Enver Ağabey gelir sohbet eder diye bekleşiyorlar.
Doktorlar ise kendi aralarında, “Bu halde iken toplantıya gidemez” diyor.
Derken Enver Ağabey odasından çıktı:
“Hadi bakalım, gidiyoruz.”
Doktorlardan biri, “Efendim istirahat etmeniz gerekir. Gitmeseniz iyi olur” dedi. Diğerleri de aynı kanaatle, “İyi olur”, “İyi olur” diye başlarını salladılar.
Enver Ağabey derin bir nefes alıp kafasını sağa sola salladı:
“Uzaktan gelen arkadaşlar vardır. Onları bekletemem” deyip arabaya yürüdü.
Enver Ağabey’in arkasından herkes gitti. Sohbet var, kaçırılır mı?
Bendeniz öylece kalakaldım. Çünkü düğün sahiplerinden kimse beni çağırmamıştı.
Kalbim ezildi, buruldum, hüzünlendim.
İçimden şöyle geçmesine engel olamadım:
“Bizim de adamımız olsaydı, biz de giderdik.”
Enver Ağabey daha yolda iken aratmış. “Yemeğe davetlisin” dedi telefondaki arkadaş.
Havalara uçtum.
İdris Doğru
———————-
O bir kalp doktoruydu
1985 yılında güzel bir mayıs sabahıydı. İşe biraz geç kalmıştım. İşyerinde olmam gereken sabahın 9.30’unda Fatih’teki evimden çıkmış, Yavuz Selim yokuşundan aşağıya, Fevzi Paşa Caddesi’ne iniyordum. Oradan 90 numaralı
Draman-Eminönü otobüsüne binip işe gidecektim.
Yokuşun başında iken Enver Ağabeylerin arabasının yaklaştığını gördüm.
Arabayı Erol Sevdi bey kullanıyor, Enver Abim de önde, yanında oturuyordu. Gülerek bana el sallayıp geçtiler. Yüzündeki sevgi ve şefkati görünce işe gecikmiş olduğumdan dolayı rahatsız olabilecekleri aklıma bile gelmedi.
Ama o da ne?
Araba yaklaşık elli metre aşağıda durdu. Arka fren lambalarının yandığını gördüm. Yüreğim küt küt atmaya başladı. Araba yokuş yukarı geri gelmeye başladı.
Tam yanımda durdu. Enver Ağabey açma kolunu çevirerek camı açtılar ve gülen yüz ile:
– Rıdvanım biz havaalanına gidiyoruz, diyerek devam ettiler.
Yüzüm kıpkırmızı oldu, yüreğim pır pır etti.
“Enver Abi gazeteye gidiyor ama beni arabaya almadı” diye içimden geçmesin, kalbim kırılmasın diye bu inceliği göstermişlerdi.
Islak gözlerle arkasından okuyup üfledim.
Rıdvan Aydın

(Türkiye Gazetesi)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s