Haberin Doğru Adresi

Avrupa'da Yaşayan Türklerin Haber Sitesi

KÖŞE YAZILARI

HIRİSTİYAN TERÖRİSTLER DÜNYA İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Dünyayı yönetmeye çalışan güçler, terör denilince başına veya sonuna mutlaka ‘İslam’ veya ‘Müslüman’ kelimesini koyuyorlar. Bu işin aslı nedir bilir misiniz? İşte öğrenmeniz için bir fırsat:

 

Ortadoğu’da İsrail’e intihar saldırısı düzenleyenlerin çoğu Hıristiyan. Avrupa Birliği’nin bir ‘Hıristiyan Kulübü’ olduğunu Avrupalılar kendileri söylüyor. AB ile İsrail mümkünü yok anlaşamaz. Çünkü Ortadoğu’da ayrı ayrı menfaatleri var. Avrupalı Hıristiyanlar Ortadoğu’daki terörü destekliyor. Bunu en iyi bilen de İsrail’dir. Ancak müşterek menfaalerde Hıristiyanlarla birleşerek Filistin’de katliam yapmaya devam ediyor.

 

İntihar saldırısı düzenlemek isteyen Filistinliler’e en çok Avrupalı Haçlı Hıristiyanlar destek veriyor. İntihar saldırısı düzenleyen ‘aptal’ Filistinli de bunu ‘İslamiyet’ adına yaptığını açıklıyor; ‘tahtalıköye’ mundar olarak gitmeden önce de bunu video çekiminde açıklıyor! Kim yutar lan Hıristiyan destekli terörist!!!

 

El Kaide mi dediniz?!?..

 

Böyle bir örgütün olmadığını veya ABD – Siyonist güdümünde hareket ettiğini bilmeyen mi var? Uydu aracılığıyla dünyadaki herkesi adım adım takip eden bahsi geçen güçler, bir Usame binin yarısı 500’ü mü yakalayamıyor. Takkeme anlatın lan Hıristiyan ve Siyonist teröristler!..

 

Merak eden araştırsın; binin yarısı 500, şu anda Beyaz Saray’ın bir köşesinde tatil yapıyor. İnanmıyorsanız gidin bakın! Ben birgün Usame’yi Beyaz Saray’ın kapısından çıkarken gördüm! İspat mı? Ne gereği var; böyle böyle oldu derim, isteyen inanır. İspat etmek zorunda değilim.

 

AB Hıristiyan Kulübü Müslümanları terörist göstermek için her türlü yola başvuruyor. Falanca yer bombalanmış; faili; e, elbette Müslümanlar… İspat edebilen var mı? Terörist eylemdan sonra çıkıyor: “Ben eylemi İslamiyet adına yaptım” diyor. Hıristiyan yetkililer de aynı şeyi söylüyor. Bu mu ispat?

 

Hıristiyanlar her türlü terörü yapıyor, yaptırıyor ve bunları da Müslümanlara malediyor. Zorla Müslümanları çileden çıkarıp, akılları sıra ‘terörist’ yapacaklar. Belki üç-beş kendini bilmez kendini Hıristiyanlara ve Siyonistlere satarak buna kanabilir ancak, Müslümanların büyük bir çoğunluğu teröristliği ve terör olaylarını kabul etmez.

 

Son olarak Almanya İçişleri Bakanı Almanya’da en büyük tehlikenin (haşa İslamiyetten) ‘İslami’ terör olduğunu açıkladı. Tüm dünya bu bakanın kim ve nasıl bir düşünceye sahip olduğunu biliyor. Schaeuble (Şoyble) de temsil ettiği Hıristiyanlığı ve ırkçılığı görmezden geliyor. Almanya’da son 20 yılda ırkçı Hıristiyan teröristler 1000’den fazla insanı katletti lan Şoyble; sen neyin peşindesin???..

Schaeuble artık Hıristiyan teröristlerin ‘manevi babası’ olmuştur. Bundan böyle yapacağı hiçbir açıklama inandırıcı olamaz. Avrupalı Hıristiyanların eyin peşinde olduğunu artık herkes biliyor. Bu tipler, Müslümanları terörist olarak göstermekten vazgeçmedikleri sürece, Hıristiyan kökenli teröristleri yazılarımızda kullanacağız. Haberiniz ola!!!  

 

——————————————————-

ADAM GİBİ OYNASINLAR YETER

  

Şampiyonluğu kaybettik. Fenerbahçeli olarak tabi ki üzülüyoruz. İlerisi için Fenerbahçe’ye en son teklif edilen şey ise yeni bir ruh. Toparlanması için Fenerbahçe’ye yeni bir ruh lazımmış.

 

Bu akşamdan tezi yok Fenerbahçe için bir ruh çağırma partisi yapalım.

 

Ama önce bir şeyde karar kılmamız lazım. Fenerbahçe için nasıl bir ruh lazım.

 

Birinci teklif: Her maç öncesi okuduğumuz İstiklal Marşı’nın yazıldığı milli mücadele ruhunu çağırmak.

 

İkinci teklif: Hoca ve direkt oynayan oyuncuların çoğunluğu Brezilyalı. O yüzden Brezilya ruhu olsun.

 

Üçüncü teklif: Takım karma bir takım. Bu takıma Birleşmiş Milletler ruhu gerekli.

 

Gelelim bu tekliflerin avantaj ve dezavantajlarına.

 

Birinci teklifin avantajı her ne kadar hoca ve as oyuncular yabancı ise de 12. numaralı oyuncu yani seyirci Türk. Seyirci daha çok bağırarak takımı ateşleyebilir. Ancak bu 12 numaranın onca tezahürata rağmen yetersiz kaldığı da kesin. Çünkü Fenerbahçe seyircisi hemen bütün maçlarda sahayı ful doldurmasına rağmen yetersiz kaldı. Bu yüzden de Türk ruhu çözüm değil.

 

İkinci teklifin avantajı Hoca ve as oyuncular Brezilyalı. Buna kayrılıp banko oynatılan Kezman gibi oyuncuları da eklersek bu ruh yararlı olabilir. Ancak bu sefer de sesleri çıkamasa da Türk oyuncuların içten bir tepkileri var. Biz yırtınıyoruz parsayı onlar topluyor, alkışı da onlar alıyorlar diyebilir. Bu teklifin açmazı da bu.

 

Üçüncü teklifin avantajı, takım karma karışık milletlerden oluştuğu için kimse direkt sesini çıkarmayıp bu teklife razı olabilir. Buradaki sıkıntı ise Birleşmiş Milletler ruhunu çağırırken ABD, Rusya, İngiltere, Fransa veya Çin’den birinin bu ruhu veto edebilme ihtimali. Bu yüzden bu ruhu çağırmak da riskli.

 

O zaman ne yapalım? Ruh çağırmadan vaziyeti kurtarmak mümkün gözükmüyor.

 

Şöyle etrafımıza bir baksak mesela Florya’ya gitsek, bizde olmayan bir ruh oralarda olabilir mi?

 

Bu arada bir de kitaba baksak, ruh çağırma hakkında ne diyor diye.

 

A o da ne! Kitapta ne yazıyor, “Ruh çağıranlar, ölenin ruhu geliyor diye milleti kandırıyorlar. Kâfirlerin ruhları hapsedilmiştir. Gelmeleri mümkün değildir. Müslümanların ruhları ise, fasıkların, kâfirlerin çağırması ile gelmez. Kâfirlerin ruhları hapis olduğu için rüyada bile görülmezler. (Miftah-ül-Cenne).”

 

Gördük mü? Meğer ruh çağıranlar milleti kandırıyorlarmış.

 

O zaman biz de kendimizi kandırmayalım. Bırakalım ruh çağırmayı işimize bakalım.

 

Fener ne mi olacak peki?

 

Ne olacak kardeşim.

 

Hiçbir şey lazım değil. Hepsi profesyonel. Reklamdaki gibi ister paranın ister formanın hakkını versinler.

 

Adam gibi oynasınlar yeter.

 

Mustafa Koç

OkurYazar

——————————————————

155 POLİS İMDAT!

 

 

PAYLAŞIYORUM

MUSTAFA KOÇ

Ak Partiyi bitirmek istiyorlar. Ama mertçe açıktan saldıramıyorlar. En son da 1 Mayıs’ta polisi bahane edip Ak Parti’ye vurmaya çalıştılar.

 

Darbecisi zaten yıllardır vuruyordu. Yetmedi.

 

Şimdi de kimler vurmadı ki:

Arsızı vurdu.

Hırsızı vurdu.

Yüzsüzü vurdu.

Maskelisi vurdu.

Maskesizi vurdu.

Rantçısı vurdu.

Emek adına emeği sömürenler vurdu.

Kuyruk acısı olan vurdu.

Sağcısı vurdu.

Solcusu vurdu.

 

Hem de öyle bir vurdular ki:

Kimi meydanda vurdu, kimisi gizli.

Kimi sizli vurdu kimisi bizli.

Kimi sopayla vurdu kimisi parayla.

Kimi diliyle vurdu kimisi yazıyla.

Kimi gazeteyle vurdu kimisi televizyonla.

 

Hedef sözde polis. Vurulan Ak Parti. Daha doğrusu Recep Tayip Erdoğan. Olan da bu arada gariban polise oluyor. Tuzları kuru. Parti kapanacak çorbada bizim de tuzumuz olsun isteniyor.

 

Unutulmasın ki bu polis Ak Parti’nin polisi değil. Hepimizin polisi. Vatanın öz evlatları. Hadi sizin diliniz ile söyleyelim devletin polisi. Bakarsınız bir gün size de lazım olur. Onun için güya siz de orantısız güç kullanıyor diye eleştirdiğiniz polise, orantısız saldırmayın. Sonra mahcup olursunuz. Tabi yüzleriniz hala kızarabiliyorsa ya da daha önceden zaten kıpkırmızı olmamışsa. Yardımınıza ilk önce yine Türk polisi koşacaktır.

 

Numarası yok bulamıyoruz diye de hiç boşuna gocun mayın.

Aha şuraya yazıyorum. Sakın hafızanıza da güvenmeyin. Not edin. Çünkü sizde hafıza yok.

Polisimiz bu numarada.

155 polis imdat.

 

————————————————–  

ORAKOĞLU’NDAN MÜTHİŞ AÇIKLAMALAR: “PKK’NIN ARKASINDA NATO VAR”

 

Saadet Partisi (SP) tarafından Rize İsmail Kahraman Kültür Merkezi’nde düzenlenen panelde konuşan Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu, önemli değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’de insanlar arasında nifak tohumları ekilmek istendiğini savunan Orakoğlu, emperyalist güçlerin ülkedeki insanları kutuplaşmaya ve iç çatışmaya yönelik girişim peşinde olduğunu söyledi.

 

Türkiye’de Başbakanların 78′li yıllardan başlayarak PKK terör örgütü ile mücadele etmek zorunda bırakıldığını ifade eden Orakoğlu, şöyle konuştu: “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanları bu ülkenin ekonomik gücünü bu mücadeleye adamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin refahı için neler yapabiliriz diye düşünememişlerdir.  Çünkü halkın, milletin oyları ile gelmiş iktidarlar maalesef terör şartları oluşturularak antidemokratik bir şekilde görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.”

 

Türkiye’nin yeni bir takım darbe senaryolarının içerisinde mücadele verdiğini anlatan Orakoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye bugün Ortadoğu’da bölgesel bir güç olması gerekirken içine kapanmıştır. Emperyalist güçlerin ülkemizdeki insanları kutuplaşmaya iç çatışmaya yönelik gerilim oluşturmaya yönelik ciddi girişimler oluşmaya başlamıştır.”

 

Orakoğlu, kurulması planlanan büyük İsrail devleti için Türkiye’nin sınırlarının küçültülerek bu sınırlar içerisinde bir Kürt devleti kurulmak istendiğini iddia etti.
Türkiye’nin dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlatan Bülent Orakoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Ortadoğu’da oynanan oyun belli. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Rice, Rusya’da iki sene önce yapılan bir toplantıda demiştir ki ‘Ortadoğu’nun sınırları eskidi. Ortadoğu’da bazı devletler ortadan kaldırılacak. Bazı devletlerin ise sınırları küçültülecek’ Bunu bütün dünya kamuoyunun gözleri önünde söyledi. Peki Türkiye’ye burada ne düşüyor? Türkiye burada sınırları küçültülecek devletler arasında. Yani Türkiye sınırları içerisinde Kürdistan devleti kurulacak. Kim için? Büyük İsrail için. Türkiye’nin maalesef durumu bu şekildedir.”

 

Orakoğlu, “Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kurumları arasında birlik ve beraberlik bozulmak isteniyor. İktidar ve anayasal bir takım kurumlar arasında çatışmalar var. Halkın iradesi ile iktidara gelmiş bir siyasi parti kapatılmak isteniyor. Bugün Türkiye’de güvenlik güçleri şehitler veriyor.” Diye konuştu. Bülent Orakoğlu, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevini yaptığı dönemden bazı hatıralarını anlatarak sözlerine şöyle devam etti: “Terörist Abdullah Öcalan DGM’de verdiği ifadesinde ‘Bizimle irtibata geçtiler’ diyor. Bunlar kimdir? Bunlar ortaya çıkarılsın.”

 

PKK’nın arkasında NATO ve Pentagon kontrolündeki ‘gladio’ isimli örgütün olduğunu ileri süren Orakoğlu, bu örgütün Türkiye içindeki kurumlara sızmış olduğunu ve Abdullah Öcalan’a da PKK’yı bu örgütün kurdurduğunu iddia etti.

 

Hiç kimsenin kendisini devletin, güvenlik kurumlarının, anayasal kurumlarının yerine koymaya hakkı olmadığını anlatan Orakoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “PKK derin NATO’nun ve Pentagon’un kurmuş olduğu bir terör örgütüdür. Türkiye’nin yıllarca başına bela edilmiştir. Abdullah Öcalan 1964-65 yıllarında bu örgütün içerisine alınmıştır. 1978′de PKK’yı kurmuştur. 14 sene içinde Abdullah Öcalan eğitilmiştir. Mahir Çayan öldürülünce Doğu Perinçek bir Şafak Bildirisi yayınlamıştır. Bu bildiriyi aşırı sosyalist gençler dağıtmıştır. Dağıtanlar arasında bir tanesi de Öcalan’dır. Bunlar yakalanmıştır. Arkadaşları 7-8 yıl yerken o 3 ay yatıp çıkmıştır.”  

———————————

 

HÜSEYİN ÜZMEZ VE YORUMLAR

 

Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in tutuklanarak cezaevine konulması bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu. Türkiye’deki her kesim konuyu çeşitli şekilde yorumladı. Sabah’ta yazan Nazlı Ilıcak, Hüseyin Üzmez’e adeta saldırırken, meslektaşı Abdurrahman Dilipak, olaya temkinli bir şekilde yaklaştı ve komlo olduğunu temenni ettiğini yazdı.

 

NAZLI ILICAK


Yıllar önce (1952) Ahmet Emin Yalman’a suikast düzenlemiş; beğenmediği fikre kurşun sıkmış bir adam. Bu defa yaptığı bin beter. 14 yaşındaki bir kıza tecavüz etmiş. Anlaşılıyor ki, kızı annesinden “satın almış!” Ne biçim anaysa? Kızın rızası yerine annenin rızası… Herhalde bu şekilde, “din bezirganı” adam, işi kitabına uydurduğunu sanıyor. Meğer kendinden 47 yaş küçük bir de karısı varmış. İmam nikahlı eşi 25 yaşlarında; tecavüz ettiği ise 14 yaşında. Karısının babasını, “Peygamber efendimiz, Ayşe anamızla 9 yaşındayken evlendi” diye ikna etmiş; böylece aradaki yaş farkını makul göstermiş.

Hüseyin Üzmez gibilere, dindar değil, din istismarcısı denir. Bu olay iyice teşhir edilmeli ki, kimse, bir benzerini yapmaya kalkışmasın. Ama kim bilir, nice genç kızımızın canı bu şekilde yanıyordur; baskıdan, korkudan, başlarına geleni kimseye açamadan, ücra köşelerde ne dramlar yaşanıyordur.

Tacize uğrayan genç kızlarımıza sesleniyorum: Ürkmeyin, utanmayın; hemen polise bildirin veyahut güvendiğiniz bir yakınınıza açılın.
Bir çift sözüm de muhafazakar gazetelere: Hüseyin Üzmez’in ahlaksızlığını, arka sayfalarda ufacık göstermek doğru mu arkadaşlar? Bu adam dindar filan değil ki! Dolayısıyla, “Bizden olanı teşhir etmeyelim” psikolojisine girmeye gerek yok.

 

ABDURAHMAN DİLİPAK

 

… Bazı işler bilinir, ama kimse sesini çıkarmaz.Bazıları da bu işleri bilir ama gizler, tâ ki günü gelince servis edilir.. Bu işlerin servis edilmelerindeki maksat, ya o kişiyi bitirmektir, ya da o kişi üzerinden bir çevreye kara çalmaktır. Ya da her ikisi.. Media, siyaset, iş, sanat çevresinde bol miktarda benzer olaylar vardır.. Hep olayların günü beklenir..

 

Bazı işlerin savunulacak bir tarafı yoktur.. Yazık, ayıp, günah, çirkin. Ne derseniz deyin. Ancak bu tip olayların üzerinden belli bir çevreyi, bir inanç topluluğunu küçük düşürmeye çalışmak da aynı şekilde aşağılık bir şeydir.. Üzmez hakkındaki iddialar ortada. Ama suçlanan kişi henüz kendini savunmadı. “Susma Hakkı”nı kullanmış.. Konuşur ya da konuşmaz, kabul eder ya da etmez, karar açıklandığında, karar esas bilgiler ortaya çıktığında neyin ne olduğunu öğreneceğiz..

 

Ortada bir yanlış, suçlu, sorumlu birileri varsa o kim olursa olsun onu savunamayız.. Ama bir komplo sözkonusu ise onu da bilmek hakkımız..
Üzmez adı hep gündemde oldu. Malatya olayının ardından siyaset dünyasında da adından söz ettirdi. Anıları, ilişkileri ile, sohbetleri ile Üzmez bir şekilde hep gündemde kaldı.

 

Müslüm Gündüz basıldığında onun evindeydi.. Tartışmalı bir evlilik yaptı. Esprili biriydi.. Mübalağa ederdi. Hazır cevaptı.. Tartışmayı severdi. Taşı gediğine koymasını bilirdi.. Sağcı, milliyetçi, dindar bir imajı vardı.. Dostları bu isnatlara çok üzüldüler. Gerçeğin bir an evvel ortaya çıkmasını bekliyorlar..

 

Zina bizim inancımızda büyük bir günahtır.. “Belki nikah yapmıştır” denebilir, ama bu da örfe, yasalara aykırı, en azından yakışıksız bir durum.. Ben bu işin bir komplo olmasını temenni ediyorum. Basında çıkan haberlere konu iddialar sağlıklı bir ruh halinin ürünü değil.. Herhalde olayı duymayan kalmamıştır…

 

78 yaşındaki Hüseyin üzmez, Mudanya’da 14 yaşındaki bir çocuğa “sarkıntılık” ettiği iddiasıyla önce gözaltına alındı, sonra da tutuklanıp, cezaevine konuldu. Halen Bursa E Tipi Cezaevi’nde!.. Olayın savunulacak bir tarafı yok!.. Nereden bakarsanız bakın; çirkin ve iğrenç bir olay!..

 

Ancak, olayın üzerindeki “esrar perdesi” henüz aralanmadığı için; ortada bir “tezgâh” ve “komplo” olabileceği kuşkusu içindeyiz!.. Sanki, böyle bir çirkinliğe “zemin hazırlandı” ve Hüseyin Üzmez de bu tuzağa düştü diye düşünüyoruz!..

 

Bildiğimiz kadarıyla;
Hüseyin üzmez, çok eskiden beri, bu aileye “maddî yardım”da bulunuyor, zaman zaman onların “ihtiyaç”larını karşılıyormuş!.. Peki, böyle bir münasebet; nasıl olur da “cinsel istismar” ve “sarkıntılık” boyutlarına ulaştı?!?.. Aklımıza, “Ergenekon’cu tezgâhlar” gelmiyor değil. Malûm, hemen her gün “Ergenekon’cuların bir marifeti” çıkarılıyor ortaya…

 

“Vatanseverlik” maskesi altında “malı nasıl götürdükleri” gözler önüne seriliyor!..Buna karşılık, “Ulusalcı” maskeli “Ergenekon’cular” ya da “Derin Devlet”çiler de boş durmuyor elbet!.. Onlar da, ellerindeki “medya gücü” ile “Müslümanları yıpratma” kampanyası başlattılar!.. Son günlerde, “İslâm düşmanlığı”nın zirveye ulaştığı “sansasyonel haberler” yayınlanıyor kartel gazetelerinde!..

….

——————————

‘GLADIO’YU ÇÖKERTEN MÜTHİŞ SAVCI’DAN ‘ERGENEKON’ TAVSİYESİ

 

Venedik’te sorgu hakimliği yaptığı dönemde “Gladio” adlı gizli örgütün varlığını ortaya çıkaran kişi olarak tanınan İtalyan Senatör Felice Casson, “Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz ile karşı karşıya gelseydim; ‘Yasalara uy, hata yapma, hiç falso verme’ derdim” şeklinde konuştu.


“Genç Siviller”in Bilgi Üniversitesi’nde düzenlediği “Hukuk, Devlet, Derin Devlet” adlı sempozyumuna katılan Casson, “Gladio” adlı gizli örgütün varlığını ortaya çıkarma süreci ve dava seyrini anlattı.


“Gladio”nun İtalya’da soğuk savaş döneminde Rusların İtalya’yı işgalini önlemek amacıyla kurulmuş gizli bir örgüt olduğunu ifade eden Casson, o dönemde İtalya’nın stratejik durumunun buna neden olduğunu söyledi.

 

Türkiye’nin de stratejik açıdan önemli bir yerde bulunduğunu dile getiren Casson, bunun geçmişte de bugün de böyle olduğunu belirtti. “Türkiye yapısı ve konumu nedeniyle kültürlerarası ve uluslararası bir fermuar görevi görüyor” diyen Casson, siyasi açıdan da önemli bir noktada bulunduğunu anlattı.

 

Yargının bağımsız olması gerektiğini vurgulayan Casson, yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün halka ve demokrasiye verilmiş önemli bir garanti olduğunu kaydetti. Bir ülkede yargı ve parlamento gerektiği gibi çalışıyorsa ve basın da hürse o ülkede kamuoyunun gerçekleri bileceğini anlatan Casson, “Demokratik bir ülkede en önemli konulardan biri şeffaflıktır. Siyasilerin bulunduğu yerler cam saraylar gibi olmalıdır. Vatandaşların olanları bilmeye hakkı vardır” dedi.

 

Önemli davalar üzerinde çalışan savcıların tek başlarına değil, güvenilir bir ekiple çalışmalarının ve özel hayatlarında da şeffaf olmasının önemli olduğunu kaydeden Casson, ayrıca savcıların tüm soruşturma süresince hata yapmamaları ve hassas davranmaları gerektiğini anlattı. Konuşmasının ardından Casson’a “Genç Siviller”in amblem olarak kullandıkları “Converse” ayakkabı hediye edildi.
Felice Casson, sempozyumun gazeteci Yasemin Çongar, Ömer Laçiner ve Hasan Cemal ile avukat Ergin Cinmen’in katıldığı müzakere oturumunda soruları yanıtladı.

 

“Gladio”yu ortaya çıkarma sürecinde İtalya’da hükümetin rolü sorulan Casson, bu tür soruşturmalar sürecinde güçlü bir siyasi iradenin önemli olduğunu ifade ederek, İtalya’daki soruşturma sürecinde dönemin Başbakanı olan Andreotti’nin dönemin Cumhurbaşkanı’na rağmen kendisiyle işbirliği yaptığını ve başarıya ulaştıklarını söyledi.

 

Hasan Cemal’in “Türkiye’de 2003-2004 yıllarında darbe tertipleri vardı. Bu darbe süreci geçen yıl seçimle bozuldu. Bu yıl ise yargısal darbe süreci haline geldi. Bu süreci sizce Anayasa Mahkemesi durduracak mı, yoksa evet mi diyecek?” sorusu üzerine de Casson, “Bence demokrasilerde seçilmişlerin gücünün diğer güçlerin üzerinde olması lazım. Yargı olsun, asker olsun herhangi bir gücün devletin üstünde yöneticilik yapmaması lazım” dedi.

 

İtalya’da yargının bağımsızlığı ve savcıların nasıl çalıştığına ilişkin bir soruya da Casson, İtalya’da Anayasaya göre hakimler ve savcıların diğer tüm güçlere karşı bağımsız olduğunu söyledi. “Türkiye’de darbe söylemlerinin hala devam ettiğine” ilişkin bir yorum üzerine de Casson, “İtalya’da da Türkiye gibi benzer bir süreç vardı. Gerginlik stratejisi ve askerlerin müdahalesi söz konusuydu. Yıllar geçince demokratik süreç işledi. 1960-70-80′lerin en büyük partileri ortadan kalktı. Hem yargının bağımsız çalışması hem de halkın desteğiyle çözüme gidildi” dedi.

 

İtalya’da da yargının tehdit altında olduğu durumların var olduğunu ifade eden Casson, “İtalya’da da Berlusconi yargıyı kontrol etmek istiyor. Berlusconi, kural istemiyor. Biz demokrasi istiyoruz ve kurallara herkes uysun istiyoruz ama kurallar herkes için aynı olmalıdır. Demokrasi budur” diye konuştu. “Berlusconi’nin birtakım yasaları kendi çıkarına göre değiştirmeye başladığını” kaydeden Casson, bu yasalara uyup uymamanın da önemli bir sorun olduğunu ifade etti.

 

“Kanun nedir? Hukuk nedir? Hukuk, hükümette olanların elinde olan bir şey değildir” diyen Casson, halkın yararına olan kanunların ve doğruların bilinmesi gerektiğini söyledi. Casson, bir başka soru üzerine de, yargı bağımsızlığı için anayasal himayenin şart olduğunu dile getirdi. Kendisinin de bir balıkçının oğlu olduğunu ve bunu hiçbir zaman unutmadığını belirten Casson, yargıda ve parlamentoda herkesin temsil edilmesinin önemine değindi.

 

Bir katılımcının “Eğer karşılaşsaydınız, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e neler derdiniz?” sorusuna yönelik de Casson, “Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz ile eğer karşı karşıya gelseydim; ‘Yasalara uy, hata yapma, hiç falso verme’ derdim. ‘Kendini koruyabilmen için kurallara uyman şart’ derdim. ‘Başka yargı mensuplarıyla bir takım kur ve birlikte çalış, böylece hem soruşturmayı hem de kendini himaye altına alırsın’ derdim. ‘Parlamenterleri de sürece dahil et. Parlamentoya sürekli soruşturmayla ilgili bilgi ver’ derdim. Deneyimlerim bana bunları söyletti” diye konuştu.

 

Ergenekon soruşturmasına yönelik bir başka soru üzerine de Casson, soruşturma kapsamında ağır ithamların bulunduğunu ve bunların doğru olup olmadığını herkesin bilmesi gerektiğini kaydederek, “Eğer ithamlar doğruysa böyle bir yapı demokrasi için tehlikelidir. Soruşturmanın da sonuna kadar gidilmelidir” dedi.

 

Casson, İtalya’da “Gladio”nun halen var olup olmadığının sorulması üzerine de, “Gladio kuşkusuz resmen kapatıldı ama benzeri yapılar yok iddiasında da bulunamam. Böyle şeyler kanser gibidir. Tümör gibi kendini yeniden üretir” dedi.

 

AK Parti’nin kapatılmasına ilişkin davaya yönelik sorular üzerine de Casson, İtalya’da anayasaya göre faşist partilerin ve bunu çağrıştıran partilerin kapatıldığını ifade ederek, “Parti kapatmak sorunun çözümü müdür? Hayır. Bir partiyi kapatırsanız, ismini değiştirip başka bir isimle yeni bir parti açar ve devam eder. Bir partinin kapatılması sorun çözmez” diye konuştu.

—————————————

 

HAKEDEN KAZANSIN

 

SEDAT AÇIKBAŞ 

Şimdi Türkiye ve yurtdışında yaşayan Türkler hafta sonunda oynanacak Galatasaray – Fenerbahçe maçına, bir diğer deyişle ‘dünyanın en büyük derbisine’ kilitlendi. Sporseverlerin hiç birşey umurunda değil, varsa yoksa bu maç. Bu maçın 100 yıllık tarihi bir rekabet olması ve tüm sezon elde edilenlerin değerleneceği maç olması, kıymetini ve heyecanını daha da artırıyor.

 

Bu maçların havası zaten başkadır. Favori gösterilen yenilir, çok kötü durumda olan çok iyi oynayarak maçı alır; hiç belli olmaz. Ayrıca hiçbir maç oynanmadan kazanılamaz!..

 

Bu tür maçları biz eskiden Fenerbahçeli, Beşiktaşlı ve Galatasaraylı taraftarlarla birlikte aynı tribünlerde izlerdik. Tabi 1970’li yıllardan bahsediyorum. Küfürsüz, hatta: “Hakemin gözüne gözlük..” teranelerinin bile çok seyrek duyulduğu, futbolcuların; hakemi kandırmaya yönelik uyanıklığa kaçmadan tamamen amatör bir ruhla mücadele ettiği maçlar oldukça zevkli geçerdi. Şimdiki maçlar büyük bir gerginlik altında başlıyor, küfürle sürüyor ve kavgayla sona eriyor..

 

Her iki takım da bugüne kadar 70’er puan topladılar. Kazanan büyük bir ihtimalle şmpiyonluğunu bitime 2 hafta kala ilan edecek. Matematiksel şans sürecektir ama ‘Atı alan Üsküdar’ı geçmiş’ olacaktır.. Beraberlik halinde ise son 2 haftadaki sonuçlar şampiyonu belirleyecektir.

 

Bildiğim kadar her iki takımda da eksik yok. Fenerbahçe’de Carlos zaten yok. Galatasaray’da da Song yok. Takım oyunu oynayan Fenerbahçe bazen çok komik goller yiyor ancak, mücadeleyi bırakmıyor ve kazanıyor. Fenerbahçe’nin artılarından birisi bu. İkincisi ise maçı her an çevirebilecek teknik ayaklara sahip. Ayrıca Semih, Uğur Boral, Gökhan, Deivid ve Kazım’ın formda oluşları Galatasaray’ı oldukça zor durumda bırakacaktır. Büyük maçlarda da ortaya çıkan Alex’le şanssızlığını kıran bir Kezman, Galatasaray kalesini topa tutacaktır.

 

Galatasaray’ın gençlerden kurulu, iyi ve hırslı bir kadrosu var. Gençlerle tecrübeliler birbirlerine ayak uydurduğunda Galatasaray iyi bir futbol ortaya koyuyor. Maçı son dakikalara kadar bırakmıyorlar. Kalli’nin gitmesinden sonra ‘parlayan’ Lincoln, Fenerbahçe defansını çok meşgul edecektir. Fenerbahçe Arda’nın topla buluşmasını engellerse, maçın yarısını alır. Servet’in Fenerbahçe forvetiyle uğraşmaktan ileri çıkabileceğini sanmıyorum.

 

Umarım küfürsüz, hakemin maça etki etmediği düdüklerle yöneteceği, centilmence ve ‘hakedenin’ kazanacağı bir maç olur. Bu maçta benim tahminim: Fenerbahçe 2-1 kazanır. Fenerbahçe haketmiyorsa kazanmasın! Aynı temennileri Galatasaraylı dostlarımızdan da bekliyorum..

—————————————–

‘16 KOCALI HÜRMÜZ’

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Şimdi Fenerbahçe 2 sezondur ikinci penaltısını kazandı ya, diğer şampiyonluk adayları (Sivas hariç) hakeme veryansın etmeye başladılar. Kendileri de biliyor ki, Fenerbahçe’nin tarihinde teşvik primi vermek, karşı takımın futbolcularını maç günü yaptıkları transfer (!) (tabi ki kandırmaca) teklifiyle etkilemek, maçtan önce hakemleri baskı altına almak gibi yüz kızartıcı şeyler yok.

 

Biz averajla şampiyon oldukları sene 8-0’lık skorları hatırlıyoruz. Çok uzağa gitmeyelim: önceki sezon, Denizli’nin teşvik primi uğruna yaptıklarını hatırlayın. Maçın oynanmasını engelleyen seyirciler ve Denizlili futbolculardan, bunu acısı aheste aheste çıkıyor. Aldıkları teşvik primini nasıl evlatlarının kursağından geçirdilerse, şimdi aheste aheste geri ödüyorlar. Denizlililer –hiç de temenni etmediğim halde- bu günlerini mumla arayacaklar. Böyle birkaç sezon daha ligde sürünürler, sonra da ikinci ligin, ardından da amatör kümeyi bulurlar. ‘Etme, bulma dünyası’ bu..

 

Anadolu takımları artık ‘sittin sene’ şampiyon olamazlar. Çünkü kendileri için oynamıyorlar. Anadolu takımlarının futbolcuları, bu takımlarda kendilerini göstermek için birkaç maç oynuyorlar ondan sonra ver elini İstanbul.. Kayseri acaba dün kendisi için mi oynadı yoksa Anadolu’da ‘şube’ olarak temsil ettiği bir İstanbul takımı için mi oynadı. Kayseri’nin bu sezon ‘aslan’ kesildiği toplam 2 maç var ikisi de Fenerbahçe maçına tesadüf (!) etti.. Kayseri’nin bir sezonda böyle oynadığı üçüncü maç yok. Kimse kendini kandırmasın.

 

Kayseri, Manisa ve bazı kulüplerin çabuk parlayıp, hızlı sönmesi hep bu yüzden. Kimsenin sempatisi uzun sürmüyor bu takımlara karşı. Sivasspor hariç.. Sivasspor kendisi için oynuyor ve milyonların sempatisini, sevgisini kazandı. Fenerbahçeliler bile Sivasspor’un şampiyon olmasını istiyor.. Aynen Trabzonspor’un geçmişte yaptığı gibi. Trabzonspor ne zaman ki, “Şampiyon olamasam da şampiyonu tayin ederim” havalarına girdi, şampiyonluk da Kaf Dağı’nın ardına kaçtı..

 

Tekrar Kayseri’ye gelecek olursak; bu Tolunay değil mi, Denizli’de arkadaşını yumruklayan!. Bu Tolunay değil mi, ilkyarıdaki Fenerbahçe maçında futbolcusuyla birlikte Edu’nun oyundan atılması için hakeme baskı yapan, hatta şov yapan! Tolunay’ın kalıbı ne ki kendisi ne olsun. Futbolcuların 1-0 galipken vakit çalıyorsun, çaldırıyorsun. Maçın son saniyesinde gol yiyince de isyan ediyorsun, hakem maçı niye bu kadar uzattı diye. Sen vakitten çalmasaydın, hakem maçı uzatmayacaktı Tolunay, boşuna artistlik yapma. Ayrıca penaltıdaki isyanını da anlayamıyorum. Takımın kaç tane böyle penaltı kazandı bir düşün.

 

Velhasılı ‘16 Kocalı Hürmüz’ misali başkalarından medet uman takımlar da şampiyon olabilir, netekim oldu da ama Avrupa’da rezil olup geri döndüler. Ama bileklerinin hakkıyla şampiyon oldukları yıllarda da Avrupa’yı salladılar, biz de bundan gurur duyduk.

 

Türkiye’de şike var/yok. Bence var, şikenin, teşvik priminin daniskası var. Futbolcular arasında müşterek bahis oyunları oldukça yaygın. Ortaya çıkar diye kendileri oynamasa da yakınlarına oynatıyorlar. Gökdeniz bahis oynadığını itiraf etti ve cezasını çekerek temizlendi. Fatih ise bahis oynamadığı için ölümle tehdit edildi, sonunda ekmeğini yurt dışında kazanmak için Rusya’ya gitti. Bu konuda daha yazılacak çok şey var.

 

Bu arada, Türkiye’ye internet habercilikte yeni bir soluk getiren; dürüst, ilkeli ve objektif yayınlarıyla ziyaretçilerin taktirini kazanan ve yayıncılıkta 2 yılını dolduran TürkiyePost’un (www.turkiyepost.com) doğum gününü kutluyor, hizmetlerini katlayarak büyütmesini temenni ediyorum..

——————————————————————–

 

HERGELE ‘KON’!.. 

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Çocukluktan kurtulup, dünyayı anlamaya başladığım 1970’li yılların başında Türkiye üzerinde oynanan oyunlara şahit olmuştum. Aynı yıllarda yaşayan nesiller, ülkemizi kardeş çatışmasına sürükleyen olayları çok iyi hatırlarlar. Ancak, o zamanlar olayların içyüzünü anlamak mümkün değildi. Türkiye’de iki grup vardı: ülkeyi SSCB’ye satmak isteyen ‘vatan hainleri’ ile ülkeyi ABD’ye satmak isteyen ‘işbirlikçiler’.. Bu tanımlamalar benim görüşüm değil; kendisini bu olaylara kaptırmış insanların birbirlerine bakışları.  

 

1970’li terör yıllarında ülkemizde herşey bölünmüştü. Kurtarılmış bölgeler, bölünmüş polisler, öğrenciler, öğretmenler ve halk.. Herkes bir tarafa ait olmak zorundaydı. Bir tarafa ait olmayanlar, karşı tarafın hedefiydi. Polisimiz POL-BİR ve POL-DER diye ikiye ayrılmıştı.  

 

O yıllara ait ilginç bir olay anlatayım: Gizli bir örgüt mensubu ve POL-DER’e üye bir memur, kendisini POL-BİR üyesi olarak gösterir ve sağcı gençlerin toplandıkları kahvehaneye gelerek, akşama kahvede polisler tarafından arama yapılacağını, silahların başka yere saklanmasını söyler. O dönemde silahsız kimse yoktur.  

 

Akşam olur ve kahvehaneyi polis yerine teröristler basar, kahvede oturanları otomatik silahlarla tararlar; sağcı gençler ‘temiz’ oldukları için karşılık verecek bir çakı bile bulamazlar. Netice: 7 gencecik ölü, birçok yaralı..

İstanbul’da (Taksim – 1 Mayıs olayları) Kahramanmaraş’ta, Malatya’da Çorum’da, (Sivas’ta 1992) ünversitelerde, yurtlarda ve birçok yerde ajanların marifetiyle binlerce insanımız hayatını kaybetti, onbinlerce insanımız yaralandı veya sakat kaldı.

 

Bu ve buna benzer oyunlarla ülkemizde insanlar birbirlerine düşürüldü. Ancak Türkiye üzerinde geçmişte oynanan oyunların gerçek mahiyetini pek az kimse biliyordu. Herkes gibi bizler de ancak ortaya çıkarılan belgelerle, konuşan şahitlerle oynanan oyunların mahiyetini şimdi anlayabiliyoruz. Bugünkü oyunların mahiyetini birkaç yıl sonra öğreneceğimiz gibi.  

 

Bugünlerde ortaya çıkarılan ve 2009 yılında yapılacak ihtilale zemin hazırlama çalışmaları yapmakla suçlanan ‘Ergenekon’ adlı bir örgüt konusunda şok gelişmeler yaşandı. Açılan davada kilit sanık olduğu ileri sürülen Tuncay Güney adlı şahsın bir haham olduğu ortaya çıktı.

 

Bundan daha ilginci ise Güney’in bir zamanlar Samanyolu TV’de çalışmış olması. Herkes her yerde çalışmış olabilir, bu çalışılan yeri bağlamaz denilebilir.. Ancak insanların bu konuda yorum yapmasını, düşünmesini önleyemezsiniz. Hele hele, Vatikan’la ‘diyalog’ oyunlarında yer almışsanız..  

 

Ben şahsen son gözaltı olaylarına fazla şaşırmadım. Doğu Perinçek bildiğimiz eski komünistlerden. Ajan olduğunu hem sağcılar hem de solcular söylüyor. İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu’nun hemen herşeye muhalif yapıları olduğu da biliniyor. Bu yüzden böyle bir örgütlenme içinde yer almış olabilirler. Bu yüzden şaşmadım. Kilit ismin bir haham oluşuna da..  

 

Türkler için kutsal olan bir kavramın örgüt ismi olarak alınmasına tepkiliyim. Şimdi bütün milliyetçiler bu insanlarla mesafeli olmalıdır. Böyle bir kavramı kullanan insanlar, şimdiye kadar olduğu gibi saf milliyetçileri kullanmaya devam edecektir.

 

Siyasi görüşü ne olursa olsun, vatanını seven herkes, devlet içinde çete kurup, Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen bu ‘hergelelere’ fırsat vermemelidir.

——————————————————————— 

 

DÜNYA BATIYOR, ABD’NİN UMRUNDA DEĞİL  

 

Sedat Açıkbaş  

11 Eylül şaibeli terör olaylarında 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. Her ne kadar ABD yetkilileri tarafından terör olaylarının ayrıntılarıyla birlikte açıklasalar da hem Amerikan kamuoyu hem de dünya kamuoyu ikna olmadı. Olayların yetkililerin açıkladığı gibi olmadığı birçok gazeteci ve bilim adamı tarafından ispatlandı.  

 

ABD, 11 Eylül terör olaylarını bahane ederek Afganistan’ı işgal etti. Bölgeye yerleşti. Bölgede Pakistan dahil, onbinlerce Amerikan askeri ve ajanı cirit atıyor. Afganistan’ın işgalinden beri bu ülkede meydana gelen çatışma, terör gibi olaylarda çoğu sivil onbinlerce insan hayatını kaybetti. Afganistanlılar birbirlerini öldürmeye başladılar.

 

Her hafta mutlaka herhangi bir kette Pazar yerinde bombalar patlıyor, çok sayıda insan hayatını kaybediyor.  Afganistan’da dikkat çeken bir başka husus ise, uyuşturucu ticaretinin işgal öncesine nazaran birkaç yılda tam 20 misli artmasıdır. Afganistan’ın yüzde 80’i ABD’nin kontrolündedir ve uyuşturucu bu bölgelerde üretilmektedir.  

 

ABD ve müttefik güçler, Irak’ı nükleer ve kimyasal silah bahanesiyle işgal ettiler ve yaptıkları tek iyi iş, Saddam’ı devirmek oldu. Daha sonra Saddam’ı özellikle Sünni bir Müslüman olduğu için asmaları ise sadece bazı kabileleri sevindirdi.  

Irak’ta da terör ve çatışma olaylarında yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Sadece ABD’li ölü asker sayısı 5 yılda 4 bini buldu. Diğer müttefik ülke askerlerinin de bunun yarısına yakın kaybı var. Cesetler ülkelerine döndükçe, savaş karşıtları yönetimleri sıkıştırıyor ancak, hemen ardından bir terör dalgasıyla savaş karşıtları püskürtülüyor. Bütün bunlar tesadüf olamaz. Zaten bu teröristleri kendileri ürettiler.  

 

Irak’ın işgalinden beri dünya piyasalarında petrolün fiyatı tam 8 misli arttı. Irak’ta kısa sürede barış tesis edilseydi, petrol bu kadar pahalanmayacaktı. Şimdi tüm dünya vatandaşlarının cebinden petrol ve petrol ürünleri için tam 8 misli daha fazla para çıkıyor. Dünya fakirleşiyor.  

 

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in, Irak işgalinin gerçek maliyetini hesaplamak için 2005′te başladığı çalışmayı bitirdiğini ve bir kitap olarak yayımladığını medyadan öğrendik. Stiglitz’in hesaplamaları 5 yıl süren işgalin sadece ABD açısından maliyetinin 3 trilyon dolar olduğunu ortaya koyuyor. Stiglitz ‘in son tespitlerine göre, işgalin sadece ABD’ye maliyeti 3 trilyon dolar. İşgale katılan diğer ülkeler açısından maliyet, bir 3 trilyon doları daha buluyor. Üç trilyon rakamı önümüzdeki 50 yıl boyunca yaralıların tedavisi ve ölüm tazminatlarını da kapsıyor.  

 

ABD’de meydana gelen son emlak kriziyle başlayan gelişmeler de dünya piyasalarına olumsuz yansıdı. Birçok ülkede bankalar ‘batma’ durumuyla karşı karşıya kaldılar. Tüüm bunların faturasını da dünya vatandaşları ödüyor..  

ABD’nin dünyaya bir başka kötülüğü de, çevre kirlenmesine sebep olması. Tüm dünya çevre kirlenmesine karşı önlem alır, yasalar çıkarırken, ABD çevreye hiç kıymet vermedi. Öyle ya, ABD yakında dünyayı terkederek uzaya yerleşecek! Umurlarında mı dünyanın kirlenmesi, batması..

 

ABD’liler şimdi fotörü önüne koyarak düşünmelidir: petrol ve para uğruna, tüm dünyanın antipatisini kazanmak, ne kadar onur verici?

————————————————————– 

 

ALMANYA’DA DİN DERSLERİ VE ‘DİYALOGCULAR’  

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Alman Federal İçişleri Bakanlığı’nın himayesinde düzenlenen ve ülkedeki Müslümanların toplumla uyum içinde yaşaması için yapılması gerekenlerin tartışıldığı 3. İslam Konferansı’nda, Alman okullarında İslam Din Dersi okutulması kararlaştırıldı. Almanya açısından bakıldığında bu, Müslümanlara yapılmış büyük bir iyilik(!).. Almanlara göre, ülkenin en kalabalık nüfuslu Müslüman yabancı grubu oluşturan Türklerin, sevinçten göbek atması gerekir(!). 

 

Din derslerinin konulmasıyla ilgili henüz ortada ayrıntı yok. Almanya bu dersi çalışmadan gündeme getirmedi. Bu projenin üzerinde uzun zamandır duruluyordu. Almanların resmi görüşü, ‘Alman İslamiyeti(!)’dir.. Kendilerinin kontrol edebileceği ve yönlendirebileceği bir İslam topluluğu oluşturmak. Bu konuda Türk kökenli ‘diyalogcular’ Almanlarla aynı görüşü paylaşıyor.  

 

İslam din derslerinin kimler tarafından verileceği, muhtevası ve hangi dilde olacağı çok önemlidir. İslamiyet bir tarih dersi gibi mi okutulacaktır? Dersleri ateist öğretmenler mi verecektir yoksa din görevlileri mi yoksa başkaları mı? Bu konuyu ön plana çıkaranlar olmadığı için, Türk toplumuna sızan ‘diyalogcular’, Alman görşünün benimsenmesine yardımcı oluyorlar. Ne yazık ki, bazı kurum ve kuruluşlarımız da buna alet oluyorlar.  

 

Türk yetkililerin burada faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlarının politikalarını gözden geçirmeleri için biraraya gelmesi gerekmektedir. Almanya bunu kendi içişlerine müdahale sayabilir ancak, burada söz konusu olan Türkiye’nin ve Türklerin milli ve manevi değerleridir. Yabancı ülkelerde yaşayan insanlarımızın temel haklarıdır. Kısacası, Avrupa’daki geleceğimizdir.  

 

Bu kadar önemli bir konuya şimdiden kayıtsız kalınırsa, 10 yıl sonra çok pişman olabiliriz. Dinimizi, milli ve manevi değerlerimizi; yabancıların kontrol altında tutmasına ve bizleri yönlendirmesine şimdiden engel olmalıyız.  

 

Almanya’daki Türk çatı kuruluşlarına bu konuda büyük görev düşüyor. Burada 1 milyonu Türk kökenli Alman vatandaşı Türk ve 2 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak üzere 3 milyondan fazla insanımız yaşıyor. Bunların temsilcileri sayılan sivil toplum örgütü 10-15 önemli çatı kuruluşu faaliyet gösteriyor.  

 

Bu çatı kuruluşlarının aralarında birlik ve beraberlik sergileyerek Vatikan merkezli ‘diyalogcuların’ oyununa gelmemeleri, bunların aralarına sızmasına fırsat tanımamaları, Avrupa’daki geleceğimizin yönünü belirleyecektir.  

——————————————————- 

BİZİM ZAMANIMIZDA…  

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Hani yaşını başını almış insanlar bazı olaylar karşısında yorum yaparken lafa: “Bizim zamanımızda..” diye başlarlar. Ben de yazıma böyle başlamak istiyorum. İster yaşını başını almışlığı benimsemiş, ister eskilere takılmış, isterseniz eskiden topluma ters gelen şeylerin bugün toplum tarafından benimsenmesini hazmedememiş deyin, ben yine bizim zamanımızda diyeceğim..  

 

Bizim zamanımızda Avrupa’ya çıkan bir futbol takımımız bütün milletçe desteklenirdi. Bunun aksini düşünmek bile ‘vatan hainliği’ ile eşdeğerdi. Hatta spor yazarları bile Avrupalıların sporcularımıza nasıl çalım attığını, golleri 90’lara taktığını hayranlık duyar bir ifadeyle yazamazlardı..  

 

Bizim zamanımızda, Galatasaraylılarla Fenerbahçeliler maçları birlikte izlerlerdi, kimsenin ağzından değil küfür, tek kelime kötü söz bile çıkmazdı. Aynı mahallenin farklı takımları tutan gençleri birlikte maça gider gelirlerdi. Futbol görsel bir zevkti, eğlenceydi, biraz da maç sonrası muhabbetti..  

 

Bugünkü futbolumuzun halini anlatmama gerek bile yok. Herkes görüyor; küfüre pirim veren başkanlar kendi taraftarından küfür yiyor. Hakemler bir başka facia. Federasyon başkanları, bütün takımların başkanı olmayı başaramıyor. Futbolumuz, 1980’li yıllara kadar temiz ve amatör kalabildi. Ondan sonrası yavaş yavaş bozulma, yozlaşma ve nihayet bugünkü fecaat..  

 

1990’lı yıllardı.. Emre Belezoğlu ve Okan Buruk henüz Genç Milli Takım’da oynuyorlardı. Alman Genç Milli Takımı ile Mannheim’da maç vardı. Maça Galatasaraylı taraftarlar da sarı-kırmızı bayraklarla gelmişti ancak hala anlayamadığım bir sebeple Almanların toplandığı tarafta bulunuyorlar ve Almanya lehine tezahürat yapıyorlardı. Maçı Türk Genç Milli Takımı, Galatasaraylı taraftarların “Deutschland! Deutschland!” tezahüratları altında 3-1 kazandı..  

 

İlk kez futbolumuzdaki faciayı o zaman farketmiştim..  

Sevgili Sadık Söztutan abimiz çok isabetli bir yere dikkat çekti. Futbolumuza giren bu düşmanlığı nasıl ortadan kaldıracağız? Oysa Glatasaray, 17 Mayıs olan doğum günümde UEFA Kupası’nı kazanarak bana bir Fenerbahçeli Türk olarak en büyük hediyeyi vermişti. Bugün de Leverkusen’den 5 yiyerek elenmesine inanın çok üzüldüm. Aynı şekilde birçok Galatasaraylı’nın Fenerbahçe’nin Sevilla’yı elediğine sevindiğini biliyorum.  

 

Galiba taraftarları eğitirken yapılan şeyin bir eğlence aracı, seyir zevki olduğunu, ahirette “Hangi takımı tutuyordun?” diye bir soru olmadığını çok iyi anlatarak işe başlamamız gerekiyor; özellikle de spor yazarları abilerimize düşüyor bu görev..  

—————————————————————————- 

YERİN DİBİNE BATASIN EL CEZİRE!

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Amerikan işbirlikçisi ve İsrail uşağı El Cezire Televizyonu, Türkiye’ye Avrupalı televizyoncuların bile yapmadığı şerefsizliği yaptı. Müslümanların haklarını koruduğunu ve objektif haber verdiğini iddia eden bu televizyon kanalı tam bir pislik kanalizasyonu!  

 

Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde başlattığı harekatın yankılarını yabancı televizyonlardan izlerken, yanıma Arapça bilen birisini oturttum. Tercümanım haberleri bana kırık-dökük Almanca ve bildiğim Arapça kelimelerle tercüme etti.  

 

İlk anladığımız; Türk askerlerinin ‘miskinleri’ yani suçsuzları-sivilleri-zavallıları bombaladığıydı. Yerin dibine batasın emi El Cezire! Allah sizin cezanızı zaten vermiş, inşallah daha da beter olursunuz uşak karakterli şerefsizler!

 

El Cezire’nin bu şerefsizliği bana yıllar önce bir Suriyeli ile girdiğim tartışmayı hatırlattı. Yeni taşındığım evime mobilya taşıyan hamallardan birisi Suriyeli idi. Yabancı olması sempatimi çekmişti. Taşıma işleri bitti, ben bunlara birer kahve verdim yorgunluklarını alsın diye.

 

Bu arada Suriyeli’ye “Biz kardeşiz” demiş bulundum. Suriyeli’nin tepkisi görülmeye değerdi: “Böyle kardeşlik olmaz olsun! Bizim suyumuzu kesiyorsunuz” diye cevap vermez mi? Tartışma böyle başladı ve biz birbirimize açık cephe aldık. Suriyeli’nin mantığı “Su Allah’ın, niye kesiyorsunuz bizim hakkımızı?”.

 

Tartışmayı fazla uzatmamak için kısa kestim: “Petrol da Allah’ın, niye diğer Müslümanları petrolden mahrum ediyorsunuz. Müslümanların hakkını neden yiyorsunuz?”. Tabi Suriyeli’nin mantığı böyle olunca verecek cevap da bulamadı ve tartışma böylece sona erdi.  

 

Benim dilim bunların Arap olduğuna varmıyor. Araplara bunlar kurban olsun. Bunlar Yahudi, Ermeni kırıntısı veya bilmem kaç kıçı kırık millet özentisinden oluşan çapulcular.  

 

Şöyle bir düşünüyorum da bunları yüzyıllar boyu Haçlı zulmünden Türkler korumuş, Haçlıların önünde set olmuş. Yüzbinlerce askerimiz şehid olmuş bu uğurda. Yine de Haçlıların mukaddes topraklara girmesini engellemişiz. Şimdi şu nankörlerin yaptığına bakın!  

 

Bunlar değil mi Filistin’de, Ürdün’de ve Arap çöllerinde Osmanlı Türk askerini arkadan hançerleyen!? Bunlar değil mi, Osmanlı’nın yıkılması için İngilizlerle işbirliği yapan şerefsizler!  

 

Bunlar şimdi de ABD ile işbirliği yapıp, ürettikleri teröristbaşı Usame beşyüz Ladin’i İslam aleminin başına musallat ettiler.  İnsan bunları görünce bir kez daha ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ deyimine kuvvetle sarılıyor.

 

Durum ortada değil mi? Müslüman ve kardeşimiz bildiklerimiz bile bebek katillerine destek verirken, böyle bir düşünceye kapılmamak mümkün mü? 

Bir kez daha yazıyorum: Yerin dibine batasın El Cezire! Allah cezanızı versin, ABD ve İsrail uşağı şerefsizler!

————————————–

 

Yaratılış gayesine uygun yaşanmazsa!     

 

MEHMET ORUÇ  mehmet.oruc@tg.com.tr 

 

Bugün Avrupa’da, Amerika’da, en çok para kazanan iki meslek sahibinden biri, psikiyatristler ve psikologlar diğeri veterinerlerdir. Çünkü Batı’da insanların yarıya yakını ruh hastası, yarıdan çoğu ise teselli bulmak için evinde hayvan (kedi, köpek vs.) beslemektedir. Bu, gerçekten insanlık için içler acısı bir durumdur. Toplumların ne hale düştüğünü göstermesi bakımından ibret vericidir.


Günümüzde modern çağın hastalıkları olarak isimlendirilen iki temel psikolojik hastalık vardır: Stres ve onun daimi bir hale dönüşmesiyle ortaya çıkan depresyon. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre gelecek yıllarda ruhi bozukluklar dünyanın en önemli sağlık problemi olacak. Modernleşmenin, maddiyatçılığın getirdiği yalnızlaşma, sosyal dayanışma sistemlerinin çözülmesi, bu hastalıkları bir salgın hastalık boyutuna taşıyacak. Biz de toplum olarak hızla Batı’nın bir parçası olma yolunda olduğumuz için insanımızın hatırı sayılır bir kesimi bu rahatsızlıklarla boğuşmaktadır. Gün geçtikce de bu sayı artmaktadır.

 Huzurlu bir hayat için!


Halbuki gerçek manada İslamiyete inanan ve onun emrettiği şekilde Allaha tevekkül eden, kaza ve kadere inanan hoşuna gitmeyen olaylar karşısında sabır gösteren kişi, bu hastalıklara yakalanmaz, huzurlu bir hayat sürer.

Allaha tam tevekkül eden, iyi-kötü başına gelen her şeyin Allahtan olduğuna inanan, hiçbir ümitsizliğe, karamsarlığa üzüntüye ve strese kapılmaz Allaha olan güçlü inancından dolayı, hiçbir olaydan hiçbir olumsuzluktan etkilenip güçsüzleşmez; daima rahat ve huzurludur. Dolayısıyla onun bu ruhsal ve psikolojik sağlığı, bedensel sağlığına da olumlu bir etki olarak yansır. Sağlıklı bir hayat sürer.  İşte dini yaşamak ile yaşamamak arasındaki sayısız farklardan biri budur. İnanmayanlar çok sevdikleri, değer verdikleri bedenlerini bu kısa dünya hayatında, dünya arzuları için kullanmak isterler.

 

Bu şekilde hareket etmekle rahat edeceklerini düşünürler. Ama yanılırlar. Çünkü insan sadece görünen bu bedenden ibaret değildir. Bir de görünmeyen ruhumuz var. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhun da ihtiyaçları var. Bu sağlanmadığı takdirde arzu edilmeyen sıkıntılar kendini gösterir.İnsanın ruhen sağlıklı ve huzurlu olması için öncelikle tevekkülün tam olması lazımdır. Bunun için, tevekkülün ne olduğunu bilip buna olan inancımızı sağlamlaştırmamız lazım.

Tevekkül, Allahü teâlânın lutuf ve ihsanının pekçok olduğuna iman etmektir. Böyle bir insan, dünya malına gönül bağlamaz. Dünya işlerinin bozulmasından üzülmez. Allahü teâlânın, rızkı göndereceğine güvenir. 

 

Sure-i Ali İmrandaki, “Allahü teâlâ bize yetişir. O, çok iyi vekildir” âyet-i kerîmesinin mealini iyi anlayıp; her şeyi Allahü teâlâ yapar, O’ndan başkası bir şey yapamaz diyen, ilminde, kudretinde noksan, kusur olmadığına ve rahmetinin, iyiliğinin sonsuz, çok olduğuna inanan bir kimse, Allahü teâlânın fazlına itimad ederek sebeplere, tedbirlere yapışır fakat tedbire, sebeplere güvenmez.

 

Gününümüz insanlarını ruhi bunalıma sokan şeylerden biri de rızık endişesidir. Tevekkül sahibi kimse, rızık takdir edilmiş, ayrılmıştır, vakti gelince beni bulur, der. Allahü teâlâ, bana, kendi büyüklüğüne, merhametine yakışacak işleri verir, der.

 

Tevekkül imanın şartı
Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emretmiştir. “Tevekkül imanın şartıdır” mealindeki ayet-i kerime, bu emirlerden biridir. Ayrıca, Sure-i Maidede, 23’üncü ayet-i kerimede, “Eğer imanınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!”, sure-i Ali İmranda, 159’uncu ayet-i kerimede, “Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever” buyuruldu.

 

Resulullah efendimiz buyuruyor ki: “Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve itimad etmeyenlerdir buyuruldu.”  

 

Bir hadis-i şerifte de “Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabah mideleri boş, aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner” buyuruldu. Bu şekilde, tevekül edip, Allaha güvenen kimse rızık endişesine düşmez!

———————————————

 

SOLİNGEN, MÖLLN VE LUDWİGSHAFEN’İN ‘MANEVİ BABALARI’ 

 

SEDAT AÇIKBAŞ

 

Sevgili müdürüm Mehmet Koca’nın ‘Almanların Lazlar Üzerindeki Oyunları’ başlıklı yazısının sitemizde yayınlanmasının ardından iki gün geçmeden, Ludwigshafen’de meydana gelen ‘kundaklama’ olayı sanki bu konudaki fikrimizi pekiştirdi.  

 

İki Almanya’nın birleşmesinin ardından tırmanışa geçen ırkçılık, bundan önce işlediği cinayetlerle dikkati çekemeyince, 1992’de Mölln’de, 1993’te de Solingen’de toplam 8 Türk vatandaşını ‘kundaklama’ yöntemiyle yakarak öldürdü.  

 

Mölln yangının akabinde oradaydım. Nazi ırkçılar tarafından acımasızca yakılan 3 vatandaşımızın cesetleri itfaiyeciler tarafından yanan evden henüz alınmıştı. Geride yaklaşamadığımız ancak uzaktan resim çekebilme imkanına sahip olduğumuz korkunç bir görüntü kalmıştı. Yanan ev yeni aydınlanan günle birlikte daha da korkunç bir görünüm arzediyordu. Bazı açılardan evin yanan bölümlerindeki eşya, oyuncak görüntüleri objektiflere yakalanıyor..  

 

Mölln’de aynı gün 3 ırkçı bir başka binayı daha kundaklamıştı. Bu kundaklanan ikinci binada da 19 Türk duman zehirlenmesinden yaralanarak hastaneye kaldırıldı. İkinci kundaklama vaktinde farkedilmemiş olsaydı, facia birinci evdekinden muhtemelen daha büyük olurdu. Mölln’deki kundaklamaları yapan 3 cani bugün serbestçe aramızda yaşıyor. Arslan ailesinin acılarıyla birlikte caniler de toplumda içimizde yaşıyor..  

 

Solingen’deki kundaklamaya haber alır almaz sevgili Yazı İşleri Müdürüm Mehmet Koca ile Frankfurt’tan yola çıktık. Biz Solingen’e vardığımızda cenazeler henüz çıkarılıyordu. Koca müdürüm o anları objektifyle tespit etti. Ben de etraftan not topluyordum. İlk cenaze çıkarılırken olduğum yerde çivilendim, yere çökmek zorunda kaldım. Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım, içimde birşeyler ezildi, burkuldu; canım çok acıdı..  

Solingen’in ardından Karlsruhe, Stuttgart, Münih gibi birçok kentte ve şu anda aklıma gelmeyen birçok yerde Türk kurum, kuruluş, dernek, cemiyet binaları, spor kulüpleri ve Türklerin oturduğu mekanlar kundaklandı; molotoflu saldırılar düzenlendi. Saldırı ve kundaklamalarda birçok vatandaşımız hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı.  ‘Türk düşmanlığı’ Alman toplumunda da giderek yayıldı.

 

Son yıllarda 1990’lı yıllara nazaran ‘azaldı’ gibi görünse de ırkçı saldırılar bugüne kadar hiç dinmed; bundan sonra da dineceğini sanmıyorum. Durum ortada; adamın biri çıkıyor, ırkçıların söylemlerini ellerinden alıyor ve seçim malzemesi yapıyor. Seçmenden yediği tokada rağmen, iktidarı bırakmak istemiyor.

 

İşte kundakçıların ‘manevi babası’ ve onun gibi düşünenlerin açtığı onarılmaz yara..

 

Polis her ne kadar kundaklamaya dair herhangi bir ize rastlanmadığını açıklasa da Türk toplumunun kanaati bunun bir kundaklama olduğu yönündedir. Üstelik kundakçıyı gören çocukların ifadesi de ortada.

 

Bundan böyle de Türk mekanlarında her çıkan yangın, kundaklama; Türklere yapılan her saldırı da, ırkçı saldırıdır..  Bizleri kimse önyargılarla hareket etmekle suçlamasın. Suçlayanlar da önce böyle acıları yaşasın ondan sonra konuşsun..  

 

NOT: Bu yazı, yangından 3 gün sonra yazılmış ancak, polis açıklaması yapılana kadar bekletilmiştir..

———————————-

 

Almanların Lazlar Üzerindeki Oyunları

 

MEHMET KOCA’nın YORUM YAZISI

 

Karadeniz’de Pontus oyunundan sonra üzerinde en çok çalışılan bir başka fitne “Lazca ve Lazlar” gelmektedir. Bu konuyla uğraşanların ise bu bölge ile yakından uzaktan ilgisi olmayanların olması daha da manidardır. Hani bu konuda Ruslar, Gürcüler, Yunanlar bu fitneyi kaşısa bir anlam verebiliriz de, müttefikimiz sözde silah arkadaşımız ticarette en büyük partnerimiz ve son olarak akraba millet olduğumuz Almanya bu işle uğraşınca geçmiş defterleri yeniden gözden geçirmekte fayda vardır.  

 

Almanların dış politikasını belirleyen üç ana madde var: ‘Barış, fırsat ve menfaat’. Bu üçlü anahtar her dönem açacağı bir kapı bulur. Bir de yazılmayan bir idealleri vardır ki, bu da “5 B” veya yerse “7 B” sistemidir. İstersiniz “B”leri bir izah edelim ki, Lazlarla olan ilgilisini daha iyi anlarız. “B”ler Almanların ele geçirmek istedikleri şehirlerin baş harfini oluşturur. “Berlin’den yola çıkılıca, Belgrat, Bizans yani İstanbul, Bağdat, Bahreyn ve Bangkok gibi uzar gider. Öyle ya adamların ideallerine de engel olamayız ya! Bu idealler uğruna Bağdat demiryolları bir tarafa, koskoca Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. Buna rağmen Almanların bu aç gözlülüğü yıllarca Berlin’in Rusların elinde kalmasına neden oldu.  Ama bunlar Alman, öyle kolay kolay vazgeçmezler. Fakat bu iflah olmaz idealin ortasında birileri var ki, bu toprakları bırakıp gitmeye hiç ama hiç niyetleri yok. Onlarca haçlı ordusuna mezar olan Anadolu’nun son sahipleri Türkleri bu coğrafyadan çıkarmadan bu “B”li ideallere kavuşmak mümkün değil.

 

Yugoslavya’yı parçalayıp un ufak eden Almanlardır. Balkanlardan ilerleriz hesapları kısmen olumlu gibi netice aldı da “Türkiye Türklere çok büyük. Bölünmesi lazım. Karadeniz Lazlara, Pontus’lulara, Doğu Ermeni ve Kürtlere, Bedevilere bölerek Türkün gücünü zayıflatasın ki, Almanların emelleri hayat bulsun. Öyle ki bu “B” belasının iki yolu vardır. Birisi Balkanlar üzerinde bir diğeri Kafkas ülkeleri üzerindendir. Her iki istikamette de Türkler var, bu Türkler Orta Asya steplerine gönderilmeden bu sevdaya ulaşmak mümkün olmayacak. Bunun için ise önce “şark meselesi” denildi ve sonraları malumumuz. 

Türklerle Almanların âli menfaatleri her bir yerde buluşuyor.

 

Onlar Balkanlar diyorlar. Biz bir dakika kal orada oralar benim kültürel, dini, ırk ve coğrafik uzantımdır diyoruz. Adamlar Kafkaslara yöneliyor orası da olmaz. Kafkaslar benim soydaşlarımın yaşadığı, dindaşlarımın ve akraba olduğum milletlerin bölgesidir diyorsun ve Almanların birkaç “B”sine birden çomak sokuyorsun. Hal böyle olunca da Almanların her iki coğrafyada da en büyük rakibi oluyorsun. Ha bunlar böyle devam ederken diğer ilişkilerimiz de gayet iyi gidiyor. Biz alttan çalışmayı bilmediğimiz için müttefikimiz Almanya, Kafkasya’nın güneyinde farklı dili bulunan topluluklardan Lazları ele alarak onlar üzerine çalışmaya başlıyor. Almanların bununla da kalmayıp, Kürtler ve Alevi vatandaşlarımızın üzerinde de çalışmalarını bilmeyen kalmamıştır.  

 

Almanlara “neden Lazlar?” diyorsunuz, onlar ise “Laz dilinin kaybolmaması için yapıyoruz” diyorlar. Ama Kafkaslarda 21 değişik dil var onlarla niye uğraşmıyorsunuz da illa Lazca?, o zaman ses yok. Lazlar öyle ki bir kısmı bizim birinci sınıf vatandaşlarımız. Bir kısmı Gürcistan’da bir kısmı da Ermenistan topraklarında yaşamaktadırlar. Oysa Almanların bu kadar çalışmasına rağmen bizim Lazlar dönüp de Almanların yaldızlı sözlerine itibar etmediler.  

 

Fakat dedik ya bunlar uzun vadeli hesaplar yaparak Bundes Nachrichtendienst (BND)Alman İstihbarat Örgütü’nde 1960 yılında Dr. Wolfgang Feuerstein önderliğinde Lazların ayrı bir ulus olduğu iddia edilir ve bunun için bir bölüm kurulur. Önce Almanya’daki vatandaşlarımız arasında “Kaçkar Kültür Halkası” ile taraftar bulmaya çalıştılar. Daha sonra da Lazca alfabe, bu alfabe ile hazırlanmış ders kitapları, Lazcanın bağımsız bir dil olarak akademik çalışmalarla desteklendi. Bu konuyla ilgili olarak çeşitli kurum ve kuruluşlar Karadeniz’e gelerek yıllarca çalışma yaptılar.

 

Türkiye Dr. Feuerstein’nın art niyetle çalışmalarını takibe alır ve Türkiye’de çalışma yaptığı bir dönemde tutuklar sorguladıktan sonra Almanya’ya iade eder ve Türkiye’ye bir daha girmesini yasaklar.  Tabiî ki faaliyetler biraz daha titizlikle yapılır. Eskiden posta yoluyla gönderilen sözde Lazca kitaplar güvenilir kuryelerle Türkiye’ye gönderilmeye halen devam edilmektedir.

 

Bununla da kalınmayıp Tübingen, Göttingen, Münih, Berlin, Heidelberg, Freiburg ve Hamburg gibi üniversitelerde Laz kürsüleri bulunmaktadır. Almanya önce Lazcayı sonra Laz milletini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bundan sonra da toprak talep ettirecek ve Türk’ün Kafkaslarla olan bağlarını kesmeyi hedefliyor. Almanya Lazlarla ilgili faaliyetlerini Almanya’dan sonra da ülkemizde de yürüttüğünü bilmemizde büyük fayda var.  

 

Lazca olarak çıkarılan OGRİ isimli gazete ile İstanbul’daki öğrencilerin bir zamanlar Lazca olarak açtığı pankartlar bu faaliyetlerden yalnızca birkaçıdır. Sorası ise malumunuz masum gibi gözüken, tulum ve kemençe ile söylenen Lazca türküler içleri gibi kara giyinen sözde modern Laz müziği yapanlar, bunların hepsi bu oyunun diğer piyonlarını oluşturuyor. Almanlar bu işi yaparken, Laz kimliğini Yunanistan’ın desteğini Rusya’nın bu konudaki çalışmalarını da unutmamak lazımdır. 

Dr. Feuerstein’ın çalışmalarını anlatmaya önümüzdeki haftalarda devam edeceğiz.

———————————-  

 

Sedat Açıkbaş’ın yorum yazısı

 

TÜRKİYE’NİN 3 BÜYÜK TERÖRÜ  

 

Türkiye’nin 3 büyük terörü var ki, birinci sıradaki silahlı terörün gördüğü muameleyi görmesi gerekiyor. Silahlı terör 1970’li yıllardan beri Türkiye’de can almaya devam ediyor. Neredeyse terörle yaşamaya alıştık.. Önce sağcı-solcu kardeş kavgası. Ardından Alevi-Sünni düşmanlığı oluşturma çabaları daha sonra Türkiye’yi bölme çabaları ve Türk’le Kürdü düşman yapma çalışmaları.. Şimdi bu teröre karşı ne kadar hassas isek diğer 2 teröre karşı da aynı hassasiyeti göstermemiz gerekiyor. 

 

Türkiye’de sürekli can alan, insanların sakat kalmasına yol açan trafik canavarı bence 2 numaralı terör. Trafik canavarı, her yıl Kıbrıs Savaşı’nda verdiğimiz kayıptan daha fazla can alıyor. Geçen yıl meydana gelen trafik kazalarında günde ortalama 10 vatandaşımız hayatını kaybetmiş. Bu, bölücü terörün bile ulaşamadığı bir rakam. Kazaların sebebine baktığınızda şaşmamak mümkün değil; sarhoş veya ehliyetsiz sürücü, aşırı hız, aşırı ve yanlış yükleme, yasak olduğu halde kamyonun arkasında yolcu taşıma.. 

 

Bir diğer terör de bence ‘ihmal’.. Türkiye daha doğrusu İstanbul ve Çanakkale boğazları yıllarca tehlikeli madde, petrol, doğalgaz taşıyan şileplerin tehdidi altında yaşadı. Belki yüzlerce kez ağır kazalar meydana gelmesine rağmen hiçbir hükümet bir çözüm üretemedi. Nihayet 2000’li yıllarda boğazların güvenliği temin edildi de bölge biraz rahat etti.  

 

İhmal yüzünden de son yıllarda Türkiye’de büyük yüzlerce kaza, felaket yaşandı. Felaketlerde ölenlerin çoğu da gariban vatandaşlar, hatta sigortasız işçiler.. 1999’daki büyük depremde bile binlerce bina ‘ihmal’ yüzünden yıkıldı. Hala ihmal yüzünden Türkiye büyük facialarla karşı karşıya. Kent merkezindeki doğalgaz dolum ve dağıtım şubeleri, kent ortasında kalan havaalanları vs..

İhmal de aynı silahlı terör muamelesi görmeli ve kararlı bir şekilde üzerine gidilmeli.

 

AK Parti iktidarı bu 3 büyük terörle mücadeleyi ön plâna çıkarmalı. Birinci terör gayrı resmi olarak AB’nin işine gelir ancak, AB diğer iki terörün üstüne gidilmesi ve çözüm sağlanması için nasılsa bastıracaktır. Bu konuda AB’nin desteğini arkasında bulan her hükümetin işi kolaydır. Bunu insanlarımız için, daha risksiz bir hayat için sağlamamız gerek..  

———————————  

CDU HİZAYA GELECEK!  

 

SEDAT AÇIKBAŞ

Hessen eyalet seçimlerinden yaklaşık 3 hafta önce, henüz anketler ortada yokken yazdığım yorum yazısında BYE BYE KOCH, HOŞGELDİN YPSILANTI!” başlığı atmışım..  

 

İşte o yazıdan bir bölüm:“… Hep yabancıları malzeme yaparak seçim kazanan Koch’un bu kez de hedefi aynı tabii ki.. Koch bu kez bence son kozunu oynuyor ve bu yüzden seçim propagandası sırasında yaptığı konuşmalar ırkçıların söylemleriyle birebir örtüşüyor.  

 

Toplumun büyük bir kesiminde Koch’un bu kabul edilemez söylemlerine, populist politilar gütmesine önemli bir tepki var. Koch’un bu seçimleri kaybedeceğini ve 1957 doğumlu ama genç bir kız gibi görünen sempatik ve yabancı dostu, akıllı bir kadın politikacı olan Andrea Ypsilanti’nin Hessen Eyalet Başbakanı olacağını tahmin ediyorum.  

 

Bu yüzden Koch’a şimdiden ‘Güle, güle’, Andrea Ypsilanti’ye ise ‘Hoşgeldin’ diyorum.”  

 

Olacağı buydu.. Yabancılarla uğraşmaktan ve kışkırtıcılık yaparak oy avcılığına çıkmaktan başka birşey düşünmeyenlerin haddini seçmen bildirdi. Eğer Koch, son 4 yılını tek başına iktidarda geçirdiği 9 sene boyunca eyaletinin sorunlarına çözüm arasaydı, bugün Almanya eyaletler tarihinin en çok oy kaybeden lideri ünvanını da almazdı.  

 

Sanırım bu sonuçlar CDU’yu hizaya getirecektir. Artık politikalarını yabancı düşmanlığı üzerine kurarken, bir kez daha düşünmek zorunda kalacaklardır.  Hessen seçimlerinin verdiği bir diğer mesaj da: “Almanya’da çeşitli kültürlerin birarada ve barış içinde yaşaması mümkün. Toplumlar arasındaki uçurumu kışkırtıcı ve popülist politika yapan siyasetçiler açıyor”..  

 

Keşke Koch’un Türk asıllı ‘yalakaları’ kendisini uyarsaydı da Almanya da böyle bir problemle karşı karşıya kalmasaydı.

————————-

BYE BYE KOCH, HOŞGELDİN YPSILANTI !

 

Sedat Açıkbaş

Almanya’da populist politikacı denildiğinde ilk akla gelen Stoiber’di. Ancak Hıristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) Hessen Eyalet Başbakanı Roland Koch, Hıristiyan Sosyal Birlik’in (CSU) Stoiber’ini çok çok geride bıraktı.

 

6 milyon nüfuslu Hessen Eyaleti Almanya’nın en önemli olmasa da, ülkenin merkezinde bulunan önemli eyaletlerinden birisi. Bu eyalette Avrupa’nın 3. büyük havaalanı (Frankfurt), Avrupa Merkez Bankası, ABD Askeri Üssü, Alman Polis Teşkilatı Merkezi (Wiesbaden) gibi daha birçok önemli kurum, kuruluş ve birimler bulunuyor. Eyaletin güney kısmı; Almanya’nın kilometrekareye en yoğun nüfusun düştüğü (287.4 kişi) ve ekonomisi en büyük bölge..

 

Hessen Eyalet Parlamentosu 110 milletvekilinden oluşuyor. CDU geçen seçimde 56 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi. Sosyal Demokrat Parti (SPD) 33, Birlik 90/Yeşiller 12 ve Hür Demokratlar (FDP) 9 milletvekili çıkarabildiler. Bir önceki seçimlerden sonra ise CDU/FDP koalisyon hükümeti eyalette iktidara geldi. Koch o zamanki seçimlerde de çifte vatandaşlığa karşı imza kampanyasıyla seçimleri kazanmıştı.

 

Hep yabancıları malzeme yaparak seçim kazanan Koch’un bu kez de hedefi aynı tabii ki.. Koch bu kez bence son kozunu oynuyor ve bu yüzden seçim propagandası sırasında yaptığı konuşmalar ırkçıların söylemleriyle birebir örtüşüyor. Ben yine kibarlık yapıp, ırkçı söylemleriyle örtüşüyor diyorum. Kendisiyle röportaj yaptığım SPD Milletvekili Uta Zapf, Koch’un söylemlerini ‘Verbrechen’, yani ‘cezayı gerektiren suç’ diye niteliyor.

 

Toplumun büyük bir kesiminde Koch’un bu kabul edilemez söylemlerine, populist politilar gütmesine önemli bir tepki var. Koch’un bu seçimleri kaybedeceğini ve 1957 doğumlu ama genç bir kız gibi görünen sempatik ve yabancı dostu, akıllı bir kadın politikacı olan Andrea Ypsilanti’nin Hessen Eyalet Başbakanı olacağını tahmin ediyorum.

Bu yüzden Koch’a şimdiden ‘Güle, güle’, Andrea Ypsilanti’ye ise ‘Hoşgeldin’ diyorum.

 

Ha son bir sözüm de Koch’un yalakalığını yapan Türk asıllı dernek, vakıf, cemiyet yöneticilerine olacak: Ne o sesinizi niye kıstınız, hiçbiriniz ortalıkta görünmez oldunuz. Bana bunların isimlerini sormayın. Bunlar hem kendilerini biliyor hem de Türk gazeteciler bu yalakaları çok iyi tanıyor. 

 ————————-

SERKAN KİME HAKSIZLIK YAPIYOR?

 

Sedat Açıkbaş

 

11 Eylül terör olaylarında Usame’nin İslam alemine ne kadar zarar verdiğini hep birlikte gördük. ABD’nin acımasızlığına ve tüm dünyayı emperyalist gücü altında ezmesine karşılık biz Müslümanız diye kıçı kırık Usame’nin yanında mı yer alacaktık!? Belki de ABD ile anlaşan ‘USAme’, Müslümanların başına bela açmak için bu terör eylemlerini düzenledi. Düşünün ABD gibi bir ülke, senelerdir Usame’yi yakalayamıyor. Aslında yakalamıyor. Sanırım USAme şu anda Beyaz Saray’ın bir yerlerinde tatil yapıyordur. Müslümanların başına ABD belasını Usame ve hempaları sardı.

 

Son günlerde Almanya’da meydana gelen şiddet olaylarında da –şimdiye kadar olduğu gibi- Türkler hedefe oturtuldu. Sebebi de gayet basit: bazı Türk gençleri şiddet ve suça eğilimli, ülkenin huzurunu bozup, polise ek iş çıkarıyorlar. Yıllar önce Muhlis Arı, şimdi de Serkan, Türk toplumuna öyle bir kötülük yaptılarki, yedi sülalesi bu zararı telafi edemez. Bu gençler yüzünden bütün Türk toplumu şiddet eğilimlisi ve potansiyel suçlu muamelesi görüyor.

 

Bunu hayatın her kesiminde görüyoruz. Serkan ve Muhlis gibilerinin sınırdışı edilmesi iğrenç bir politika olarak ırkçılar ve Hıristiyan Birlikçiler tarafından acımasızca kullanılıyor. Bu gençler bu iğrenç insanlara kullanabilecekleri en büyük kozları veriyorlar. Dolayısıyla bütün Türk toplumuna karşı düşmanlık yapılıyor. Suç işlemeyen, şiddete eğilimli olmayan gençlerimizin büyük bir bölümü ne iş, ne de çıraklık eğitimi alabileceği bir yer bulabiliyor. İş bulabilenler de sağduyu sahibi Almanlar tarafından korunuyor.

 

Şimdi sınırdışı edilmekle Serkan’a haksızlık yapılıyor deniliyor. Katılıyorum. Burada doğup, büyüyen ve bu toplumun terbiyesini alan, Türk terbiyesinden mahrum yetişen bir kişinin suç işlemesi ve şiddet bağımlısı olması benim için gayet normal birşey. Ana, baba, Allah korkusu yok! Böyle bir insandan başka ne beklenir. Asıl eksiklik burada ama bunu ya kimse görmüyor veya görmek istemiyor. Serkan sınırdışı edilmeden gerektiği şekilde cezalandırılmalıdır. Almanlar da artık çirkin söylemlerine son vermelidir.

 

Ben Serkan’a sormak istiyorum; Serkancıım, sen bir kişisin ve sana haksızlık yapıldığından sen de şikayetçisin. Peki sen Almanya’daki 3 milyondan fazla Türk’e haksızlık yaptığını hiç düşündün mü? Senin yüzünden benim veya komşumun oğlu iş bulamıyor. Her gittiğimiz yerde potansiyel suçlu muamelesi görüyoruz. Sence bunu hakediyor muyuz?

—————————————————-

 

ŞİDDET, POPULİZM VE IRKÇILIK

 

Sedat Açıkbaş 

Almanya’da, 2008 yılında toplam 6 eyalette yerel ve Eyalet Parlamentosu seçimleri yapılacak. Aşağı Saksonya, Hessen, Hamburg, Bavyera, Schleswig Holstein ve Brandenburg eyaletleri Hıristiyan Birlikçi olarak anılan CDU/CSU’nun hakimiyetinde. Hıristiyan Birlikçilerin iktidarda bulunduğu yerlerde ırkçı saldırılarda sürekli artış kaydediliyor.

 

Özellikle eski Doğu Almanya sınırları içinde kalan eyaletlerde sadece ten rengi koyu olanlar veya ‘karakafalar’ saldırıya uğramıyor. Bölgeye turist olarak gelenler, dışarıdan gelip iş kurmak isteyenler ırkçı saldırılar yüzünden bir daha bu bölgeye uğramıyorlar. Irkçı saldırılar o kadar arttı ki, sadece Thüringen eyaletinde bu yıl, 2006 yılına nazaran ırkçı saldırılarda yüzde 33 oranında yükselme oldu.

 

Şimdi Almanya’nın gündemi şiddet eğilimlisi yabancı gençler.. Aslında tüm yabancılar ancak, ırkçılığı ve popülizmi yapanların kılıfı suç işleyen yabancı gençler. Doğrusunu söylemek gerekirse, biz yabancılar da bu ırkçılara malzeme vermekte yarışıyoruz. Eğer başkasına çuvaldız batıracaksak, önce kendimize iğne batıralım. Düşünün; medyamız, 13 yaşındayken gasp, adam dövme, hırsızlık gibi 64 ayrı suç işleyen bir çocuğu savunmak zorunda kalıyor. Ben işin hukuki yönünde değilim. Ben olayın insani boyutuna bakarım. Eğer benim çocuğum o 13 yaşındaki ‘suç makinası’ ile aynı okula gitseydi ve dayak yiyip tehdit edilseydi, ben işimi polise bırakmazdım. Bu çocuğu savunan ve adeta ‘kahraman’ ilan eden medyamızdaki anne-babalara soruyorum: “Çocuğunuz suç makinaları tarafından taciz-mağdur edilseydi, aynı savunma yazılarını yazar mıydınız?”

 

Şimdi de 76 yaşındaki bir adamı döven Türk –sınırdışı edilmesi istendiği için- Almanya’daki medyamızın korumasına alınmak isteniyor. Saldırganlardan diğerinin Yunan olması artık hiç önemli değil; medyamıza tiraj artırma hedefli yeni malzeme çıktı. Bizim örf ve adetlerimizde, gelenek ve göreneklerimizde hatta biraz argo olacak ama ‘defterimizde’, her ne olursa olsun; yaşlılara, kadınlara, çocuklara el kaldırılmaz. 20 yaşındaki gencimiz, nasıl olur da kendisinden 54 yaş büyük bir insanı öldüresiye döver? Bu nasıl bir öfkedir! Senin ırkçılardan bir farkın kaldı mı? Birisi senin babanı böyle dövseydi ne yapardın acaba?

 

Sadece suç işleyen yabancı gençler değil, ülkedeki bütün yabancılar bu yıl yapılacak seçimlerde malzeme olarak kullanılacak hatta kullanılmaya başladı bile. Önceki seçimlerde de popülizm peşinde koşan politikacılar tarafından hep yabancılar malzeme yapılarak seçmenlerin oyları ‘avlandı’!..

 

Biz şimdi kendimize iğneyi batırdık ey Alman popülist politikacılar! Şimdi siz de şöyle bir düşünün; acaba ırkçıların ardında duran politikalar izleyerek, tüm dünyaya rezil olduğunuzun farkında mısınız? Uyum, entegrasyon, asimilasyon falan diye yabancıları dilinize dolarsınız. Alın size uyum. Yaşlı Almanı döven Türk de Yunan da Almanya’da doğup büyüdü. Bu toplumun verdiklerini aldı ve şimdi de aldıklarını aynı topluma geri veriyor. Eğer Türk genci bir Türk gibi yetiştirilseydi, mümkünü yok, ağır bir suç işlemiş bile olsa kendinden yaşlı birisine vurmayı bırakın, kendine vurulsa bile karşılık vermezdi.

 

Popülist politikacılara son olarak bir tavsiyem var: çocuklarınızı Türk örf ve adetlerine göre yetiştirin, böylece ülke genelinde meydana gelen şiddet olaylarının büyük bir bölümünü önlersiniz.

——————————–

8 Yanıt to “KÖŞE YAZILARI”

  1. Laz_genc said

    lazlarin dili ve kültürü farkli! dilimizi korumak bizim en dogal hakkimiz. bu bölücülük anlamina gelmez. al sancagi indirecek olan son insanlar lazlardir! ama kültürümüzü yasamak istiyoruz. almanlarin böyle bi oyunu olabilir ama asla lazistan devleti kurmak gibi gayretimiz olamaz.

  2. Sabahattin Talu said

    AKIL TUTULMASI

    Önce “Kürt açılımı” denen, bilahare, eleştiri alınacağı düşüncesiyle “Demokratik açılım”a dönüştürülen ve neredeyse tüm Türkiye’yi etkisi altına alan bu süreçte, muhatap alınmasına karar verilen DTP, 1 Eylül Barış Günü nedeniyle Diyarbakır’da “Onurlu Bir Barışa Evet” adlı bir miting düzenledi.

    Süreç nedeniyle son derece önem verilerek yoğun katılım çağrısı yapılan ve DTP tarafından 1 milyon kişinin katılacağı iddia edilen mitingde, daha önce de on’larca kez ağızlardan çıkartılan baklalar, yine ve bir kez daha göz ve kulaklara sokula sokula gün yüzüne çıkartıldı.

    Ahmet Türk ve arkadaşları, sorunun çözümünde tek adres olarak, yine Öcalan’ı gösterdiler.

    A.Türk, “barış, kardeşlik” gibi söylemlerini “Mübarek Ramazan ayı, Rabbim” gibi ifadelerle süslerken, “Kürt halkı 30 yıldır büyük acılar çekti. 30 yıldır canını vererek bu sürecin içinde olanlar mutlaka müzakereler içinde olmalı” dedi ve Kürtler ile PKK’yı her zamanki gibi yine özdeşleştirdi.

    Osman Baydemir de aynen A.Türk gibi, konuşmasında; “Barış güvercinleri 7 gök katına kadar halkımın sorunlarını götürün. Allah’ın yanına götürün” diyerek, ilk defa kullandığına şahit olduğumuz “Allah” ifadesini telaffuz etti. Bu vasıtayla DTP’nin, bir anlamda “dini söylem açılımı” yarattığına da tanık olmuş olduk.

    DTP Eşbaşkanı Emine Ayna’nın açıklamaları ise komik ve son derece asap bozucuydu. PKK tarafından Hakkâri’de şehit edilen askerlerin şahadetiyle ilgili olarak Ayna; “Operasyonlar dursaydı, Hakkâri’de 4 asker bugün yaşıyor olacaktı. İşte operasyonların devamında ısrar edenlerin eli, o gençlerin kanıdır. PKK bir kez daha barışın ve yaşamın altına imzasını attı ve bayram sonuna kadar eylemsizlik kararını uzattı” dedi. Her zaman olduğu gibi “yavuz hırsız” misali, kurşunu sıkan değil, yiyen “suçlu” gösterilmeye çalışıldı. Ayna’ya göre, barış ve yaşamın altına imzasını atan PKK (!), imzasının yanında kurşun da atarak 4 gencecik insanın yaşamına son vermiş oldu.

    Pes, pes, pes… Peki, adama sormazlar mı; PKK olmasaydı ve Ayna gibiler destek vermeseydi de, bugüne kadar hayatını yitirmiş olan 40 bini aşkın insan halen hayatta olsaydı diye?

    Kandırılacak veya kandırılmaya yatkın, müsait, hatta gönüllü o kadar adam var ki piyasada, bu nedenledir ki, sürekli bir kandırmacadır gidiyor.

    Aslında DTP’yi tebrik etmek gerekir, geçmişte yarım ağızla ve zaman zaman dile getirdikleri düşüncelerini, artık uzunca bir süredir açık yüreklilikle ve bas bas bağırarak sürekli dilendirdikleri için.

    Kısaca ne diyor DTP; “Biz Kürtlerin lideri Apo’dur. Sorun Apo’suz ve PKK’sız çözülmez. Biz artık kendi kendimizi özgürce yönetmek istiyoruz”. Diğer bir anlatımla, “Bizim anadil, kültürel haklar, eşitlik, özgürlük gibi kavramlarla geçirecek vaktimiz yok artık. Bunlar bizi kesmez. Biz eski Kürtler değiliz”. Aynen A.Türk’ün ifadesi bu; “Biz eski Kürtler değiliz. Taleplerimiz karşılanmaz ve çözümsüzlükte diretilirse çatışma devam eder ve buna Kürt halkı hazırdır”. Açık sözlülüğünden dolayı tekrar tebrik ediyorum DTP başkanını.

    Devam ediyor A.Türk ve “20 milyonluk Kürt halkının haklı talepleri göz ardı edilemez” diyor. Açık söylemlerine; “evet”, ancak, yanlış veya yalan söylemelerine de kesinlikle “hayır” demek gerekiyor. Çünkü bugün, Türkiye’de yaklaşık 12-13 milyon Kürt yaşıyor, bu bir. İkincisi ise, DTP’nin oy sayısı sadece 1 milyon 800 bin. Bu ne demek? Kürt nüfusunun yarısının oy kullandığını düşünürseniz, “3’te 1’i bile değil” demek. Kısaca, “burada iki yanlış/yalan var” demek.

    Bunun ispatı için çok sıcak bir örnek verelim; “miting alanı”.

    Böylesine hassas bir süreçte ve böylesine boy gösterme imkânına sahip olduğu bir ortamda, son derece yoğun uğraş sergileyerek katılım çağrıları yapılan ve DTP tarafından, 1 milyon kişinin katılacağı iddiasında bulunulan mitinge, ancak ve ancak 80-90 bin kişiyi katılıyor. Üstelik, “kalemiz” denilen Diyarbakır burası. Nüfusu yaklaşık 1,5 milyon. Buna rağmen halâ DTP, “Hayır 90 bin değil, katılım sayısı 150 bin” diyerek, itiraz bile ediyor muş! Yahu yeter… İddia ettiğiniz 1 milyon neresi, hadi sizin dediğiniz olsun, 150 bin neresi!

    Ama halâ, neredeyse hepimiz, dayatılan bu soruna “Kürt sorunu” diyebiliyor, her gün gazete ve televizyonlarda bunu, “Acaba Apo ne diyecek, ne dedi? DTP ne dedi, ne diyecek? Açılım nasıl olacak, içi nasıl doldurulacak? vs, vs” diye merak ediyor “Hadlerini aştılar, terörist cenazesine katıldılar, Apo posteri açtılar, polise taş attılar, vs, vs” diye de eleştiriyor, kızıyoruz.

    Son günlerde, televizyon kanallarında, “bilirkişi/uzman” edasıyla, bir orada bir burada kanal kanal, program program dolaşan 10-15 kişilik bir “akil adam” grubunun/güruhunun derinlikli (!) yorumlarını takip ediyor, bazen destek verdiğimiz anlamında “kafa”mızı yukarı aşağı sallıyor, bazen de sinirlenip “kafa” kaldırıyoruz.

    Aslında, sallıyor ve kaldırıyoruz da, o “kafa”yı bir türlü kullanamıyoruz. Türkiye’de şu an, geçmişte olduğundan çok daha boyutlu, tam bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu çıkan sesler son derece uyumsuz olduğu içindir ki, kulaklarımız tırmalanıyor, içimizi gıcıklayıcı bir ürperti sarıyor.

    Bakın DTP’li Aysel Tuğluk, nasıl da noktayı koyuyor, yıllardır tartıştığımız, ancak ne yazık ki ortak bir kanaat oluşturamadığımız, adı yanlış konulan soruna ve çözümüne. “İstediğimiz çözüm olmazsa, Kürt halkı da ayrılığı düşünür” diyor Tuğluk. O’na da tebrikler, kendi gibi düşünen insanların görüşlerine tercüman olup, gerçek amaçlarını açıkça, çekinmeden ve kestirmeden dillendirdiği için.

    Herşey apaçık ortadayken, düşünceler, fikirler, amaçlar bütün çıplaklığıyla durur ve bas bas bağırılırken, bizler halâ oturmuş, önceden dizayn edilmiş vitrinleri seyrediyoruz, ağızlarımız açık. Başka hiçbir izahı yok bunun. Bu bir “akıl tutulması” olsa gerek. Çünkü; yıllardır çoğu zaman sağa sola sallayıp, zaman zaman yukarı kaldırdığımız o mübarek “kafa”mızı, bir türlü ve ne yazık ki soktuğumuz o kumdan çıkartıp kullanamıyoruz ve maalesef ki, kullanacak gibi de görünmüyoruz.

    Sabahattin Talu
    sabahattintalu@gmail.com

  3. Sabahattin Talu said

    GARİP KARABULUTLAR

    Bana ne, bize ne, 72 milyonluk halka ne, ayrıca size ne?

    Tamam, şimdi başınız göğe ermiş olmalı! Sorunlar tamamen bitti! Açılımlar tamam; terör bitti, Ermeni sorunu bitti. Birkaç gün önce başımıza gelen, on’larca insanın canına mal olan, bin’lerce insanın mahvına sebep olan sel felaketinin izlerini sildik, yaralarını sardık! Milyonlarca insanı, aylardır taa derinden etkileyen dev ekonomik krizi, topluma yaşattığı büyük travmayı çözdük, aştık!

    Artık nihayet sorunumuz kalmadı ve huzur içerisindeyiz. Münevver KARABULUT cinayetinin 197 gündür firari sanığı Cem GARİPOĞLU sonunda teslim oldu ve bizler rahata kavuştuk!

    Evet, çocuk kanalı “Yumurcak TV” haricindeki tüm TV kanallarının, reklam dahi vermeksizin dün akşamdan başlayarak sabaha kadar devam ettirdikleri yayınları ve bugün neredeyse tüm gazetelerin ön sayfalarının tamamını işgal eden yazı ve resimleri, “pes” dedirtiyor.

    Bakın, olay kısaca şu; “varlıklı bir ailenin 17 yaşındaki eğlenceye düşkün oğlu”nun, “orta halli bir ailenin kızı ile olan ilişkisi”nin “hunharca bir cinayet” ile sonuçlanması. Cinayet gerçekten hunharca, kabul. Genç kız testereyle kesiliyor, gitar kutusunun içine konularak bir çöp konteynırına atılıyor. Ya ötesi?

    Ötesi; polisin işi.

    197 gündür hemen hemen her gün, basın vasıtasıyla işlenerek kamuoyunu meşgul eden bu konu, bir 197 gün daha devam edecek gibi görünüyor maalesef. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamları bile bugün, İstanbul Emniyet Müdürünü ve Valisini, olayı sonuçlandırdıkları için tebrik etmek gereğini duydular. Büyük bir zafer kazanıldı(!) ve polis, Cem’in teslim olması konusunda ailesini ikna etti. Yakalayamadı, ama olsun ikna etti ya!

    Yılların ünlü programcıları, stüdyolarına hemen bilirkişileri davet ettiler. Psikologlar, sosyologlar, tıp adamları, hukukçular, uzmanlar fikirlerini beyan ettiler, tartıştılar. Cem’in ruh halinden, giydiği kıyafetten, bıraktığı sakalından, yaşayabileceği akıl sağlığından ve yasal süreçten bahsettiler. Cem’in kameralara yansıyan görüntüsünden, bakışından, o anki ruh halini, yaşadığı süreci anlamaya ve anlatmaya çalıştılar. Bu çok önemliydi. Çünkü “ruh hali” idi ve önemliydi.

    Televizyonlarda seyretmek zorunda bıraktığınız, açlıkla, işsizlikle, yoksullukla, haksızlıkla mücadele eden milyonların ruh halini hiç düşündünüz mü?

    Yüzlerce polis, yüzlerce kameraman görev yaptılar saatlerce. Bazıları araç altında kalarak ezildiler. Çekimler yapıldı, röportajlar gerçekleştirildi. Oluşan araç konvoyları, Cem’in götürüldüğü her yere giderek takip etti, kargaşa oldu, karmaşa yaşandı, trafik felç oldu.

    Bu ülke, yakın geçmişte, sizin yüzünüzden Kaynana Semra’yı konuştu, tartıştı, bu ülkeye BBG evleri izlettirildi yıllarca. Ölü toprağı serpiyorsunuz, bilerek veya bilmeyerek bu ülkenin insanının başına, kamuoyuna. Bilinçsiz, dejenere bir toplum yetişiyor, geleceği belirsiz ve karanlık sizin yüzünüzden.

    Bu işi para ve konumlarınız için yapıyorsunuz, bu kesin ve tamam. Hiçbiriniz, bir diğerinizden geri kalmak istemiyor haber konusunda, tamam, bu da kabul. Haber atlamak istemiyorsunuz, seyirci kitlenize ulaştırmak istiyorsunuz haberlerinizi. Geri kalmamak, pas geçmemek adına, hiçbiriniz, bir üstünüzden “fırça yemek” istemiyorsunuz. Hepsine, evet hepsine tamam ve kabul. Ama bu yaptığınız, kesinlikle haber vermek, sunmak değil, bilgilendirme yapmak asla değil, “bu kadarına da insaf dedirtecek” tam bir dejenerasyon, olması gereken medya değil, bu yaptığınız tam bir komedya. Suç, tamamen sizde de değil aslında. Suç, sizi buna zorlayan, buna sevk eden bir üstünüzde, bir üstünüzde.

    Bakın, renkli ekranlarınızın ve ofset baskılı gazete sayfalarınızın tamamını, GARİP ve KARABULUTLAR ile örttüğünüz bu süreçte, Türkiye’yi, Türkiye’nin komşu ülkeler ile olan ilişkilerini doğrudan etkileyebilecek “ 8 milyar dolarlık füze kalkanı” gibi son derece stratejik bir habere, çocuk oyuncağı reklamı ve kupon tanıtımının yer aldığı bölümde küçücük bir yer verilmesi, basının ne denli bir sorumluluk yüklendiğinin tam bir göstergesi.

    Medya değil bu, olsa olsa tam bir KOMEDYA.

    Sabahattin Talu
    sabahattintalu@gmail.com

  4. Sabahattin Talu said

    SÜRECİN ANLATTIKLARI

    Son 3-4 aydır Türkiye’de bilgili-bilgisiz hemen hemen herkes, ilgili-ilgisiz her kesim, yemiyor içmiyor, yatmıyor uyumuyor, varsa yoksa açılımı konuşuyor, yorumluyor, tartışıyor. Kimileri, sadece ve sadece “Artık kan akmasın” düşüncesiyle açılımdan yana tavır sergilerken, kimileri de “Tamam, kan akmasın, çözüm gelsin. Ancak, önü alınamaz belli ödünler verilmesi ile Türkiye ileri dönemde bölünme sürecini yaşar” gerekçesiyle, gelinen sürece karşı duruyor.

    Açılımın tek amacı, şu olarak gösteriliyor; “25 yıllık bu sorun çözülsün ve artık, kan akmasın”. Bu amaç doğrultusunda; “Kürtçe’ye serbestiyet getirilmesi, Kürtçenin geliştirilebilmesi için üniversitelerde Kürdoloji bölümleri açılması, yerleşim yerlerinin Kürtçe isimlerle anılması, çocuklara Kürtçe isimler verilebilmesi, Kürtçenin her ortamda rahatlıkla konuşulabilmesi, çalınabilmesi, söylenebilmesi” gibi konularda açılım mahiyetinde yenilikler planlanıyor.

    Eğer gerçekten, tüm bu yenilikler sayesinde kan duracak ve çözüm gelecekse, sürece karşı durmamak, “Can-ı gönülden Eyvallah” demek gerekiyor.

    Peki, durum bunu gösteriyor mu? Hayır.

    Çünkü, muhatap alınan, bence de alınması gereken DTP, farklı dayatmalarda bulunarak tek ve yegâne adresi “İmralı” olarak gösteriyor.

    Ayrıca, Kürtçeye serbestlik konusunda ciddi yanıltmalar ve yanılsamalar olduğu da bir gerçek. Kürtçe konuşmak, anadil öğrenmek, Kürtçe isim vermek, bu ülkede gerçekten ve ciddi anlamda yasak mı idi, bugüne kadar!

    Peki, en basitinden Hülya Avşar’ın kız kardeşinin ismini, “Yuva” anlamına gelen Kürtçe “Helin” ismini, kim ve nasıl koydu, koyabildi? Hülya Avşar, ününü ve gücünü kullanarak torpil mi yaptırmıştı, 70’li yıllarda! Helin doğduğunda H.Avşar belki ilkokula gidiyordu, belki de gitmiyordu bile. Demek ki, nüfus memuru Hülya’nın “adam olacak çocuk” olduğunu o gün anlamıştı!

    Sibel Can’ın başrolünü oynadığı, “Süt sağan kadın” anlamına gelen “Berivan” adlı dizi, nasıl oluyor da çevrilebilmiş ve ulusal kanalın birinde aylarca seyredilmişti. Acaba, O da mı ününü, torpilini kullanmıştı!

    Bugün, çocukların, genç delikanlıların, kızların, 40 yaşına merdiven dayamış orta yaşlıların, 60 yaşını aşmış yaşlıların bazılarının, belki de on binlercesinin isimleri halen Kürtçe değil mi! Çocuk, genç, orta yaşlı ve yaşlı birçok Kürt, bugün Kürtçeyi bilmiyorlar mı? Yasak ise, nasıl oluyor da Kürtçe öğrenilebilmiş, konuşulabilmiş ve aktarılabilmiş bugüne kadar? Bu durumda, ciddi denebilecek bir yasaktan bahsedilebilir mi?

    Üstelik, Kürtçe ile ilgili samimi bir gereksinim olup olmadığı konusu da son derece aşikâr. Büyük bir heves ve heyecanla bölgede özel Kürtçe kursları açılmadı mı? Sanıldı ki, yüzbinler sıraya girecek, dersaneler, sınıflar Kürtçeyi öğrenmek isteyen çocuklarla dolup taşacak! Oysa tümü, ilgisizlikten, müşterisizlikten, bir ay gibi kısa bir süre zarfında büyük hüsranla kapandı, kapatılmak zorunda kalındı.

    Çıkan sonuç; Kürtçe ile ilgili bölgede genel bir ihtiyaç yok. O halde!

    Dönelim, “tüm bu bahsedilen açılımlar bizi kesmez” diyen PKK’nın siyasi legal sözcüsü konumundaki DTP’nin, çözüm konusunda tek adres olarak ısrarla gösterdiği İmralı’ya.

    Öcalan ne diyor çözüm konusunda?

    “Ayrılmayı artık düşünmüyorum. Artık ayrı bir devlet kurmak istemiyorum. Federasyon da istemiyorum. Demokratiklik (ne demekse?) istiyorum. Ben, demokrasi aşığıyım ve bundan vazgeçmem” diyen Öcalan, “Doğu ve Güneydoğu’da, merkezi yönetimden ayrı bir yönetim, meclisi, güvenliği, eğitimi Kürtler tarafından yürütülecek demokratik bir yapı istiyorum” demekten geri kalmayarak, federasyon değil, aslında “kralını” istediğinin altını da çiziyor, “aksi halde kan akar” tehdidini savuruyor.

    Baklayı ağzından kaçırıyor Öcalan, son cümlesinde; “Çözümün çaresi ben’im. Bunun olabilmesi için de benim durumumun düzeltilmesi, özgürleştirilmem şart” diyor.

    Hükümet’in, ismi, ne yazık ki bir türlü doğru konamayan ve son derece yanlış olarak dillendirilen sanal “Kürt sorunu”nun çözümü konusunda, anadil, kültürel haklar gibi bazı hak ve hürriyetlerin verilmesi anlamındaki açılımları gündeme getirdiği bir süreçten, “bu açılımlar bizi kesmez” diyen bir zihniyetin ısrarla gösterdiği tek adresin, kendisine özgürlük isteyerek tehdit ettiği bir sürece gelindi.

    Özetle gelinen süreç şunu anlatıyor.

    Hükümet; “açılım=çözüm”,
    DTP; “çözüm=Öcalan”,
    Öcalan; “önce beni serbest bırakın” diyor.

    “Siz ne diyorsunuz” bilmiyorum ama, ben; “gelin de çıkın işin içinden” diyorum.

    Sabahattin Talu
    sabahattintalu@gmail.com

  5. Nevşehir Medya said

    barış dolu bir dünya istiyoruzzzzzzzzz
    kalbimiz hep mehmetçikle
    otomatik güncelleme süper
    ben aşı vuruldum 1 ay önce hiçbirşey olmadı
    terör her yerde terör
    ilginç ama bugune kadar niye piyasaya çıkmadı (KADINCAĞIZ NE YAPSIN, KİME DERDİNİ ANLATSIN – BURASI TÜRKİYE.. İGDAŞ BENİM SAYACIMI GASPETTİ BEN NE YAPABİLDİMMM?)
    allahım ne olacak bu ülkenin bu hali
    bu sene nasıl gececek bakalım

  6. Rize Posta said

    Biz artık kendi kendimizi özgürce yönetmek istiyoruz…
    rizeposta.wordpress.com

  7. ESAY said

    Cok güzel bir site,calismalarinizin devamini dilerken biraz daha aktualiteye agirlik vermenizi(mesela TR gündemi ve cemiyet haberlerinde) rica etsem ukalalikmi yapmis olurum. bluefashion.net

    (EDİTÖR: YORUMUNUZ VE TAVSİYENİZ İÇİN TEŞEKKÜRLER. CEMİYET HABERLERİNDE ÖZELLİKLE SON 1 YILDA AKSAMA VAR HAKLISINIZ. TÜRKİYE GÜNDEMİNDEN DAHA FAZLA HABER GİREBİLİRİZ.. DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİNİZ BİZİM İÇİN ALTINDIR. SAYGILARIMLA. S.A)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s