Haberin Doğru Adresi

Avrupa'da Yaşayan Türklerin Haber Sitesi

UNUTAMADIM

UNUTAMADIKLARINIZI BİZE YAZIN

UNUTAMADIĞINIZ ANILARINIZI, SEVİNÇLİ, KEDERLİ ANLARINIZI, YAŞADIĞINIZ VEYA ŞAHİDİ OLDUĞUNUZ İBRET VERİCİ OLAYLARI BU SAYFAYA YAZABİLİRSİNİZ

KENDİ İSMİNİZLE VEYA TAKMA BİR İSİMLE VEYA İSİMLERİNİZİN BAŞHARFLERİYLE NASIL İSTERSENİZ BU SAYFAYA YAZABİLİRSİNİZ

ŞARTLARIMIZ; KÜFÜR, HAKARET, MÜSTEHCENLİK, SİYASÎ PROPAGANDA İÇERMEYEN VE MANTIĞI OLAN TÜRKÇE KARAKTERLERLE YAZILMIŞ HER YAZI YAYINLANACAKTIR – İZİN VERİLDİĞİ TAKDİRDE GEREKLİ DÜZELTME YAPILIR

YAZINIZI SAYFANIN EN ALTINDAKİ ‘YORUM YAPIN’ BÖLÜMÜNE GÖNDERİN  

================================================

Neler duydum neler

Ben kırk seneye yakın bir zamandır Almanya’da yaşıyorum. Hiç bir zaman kimseyle bir sorunum olmadı. Neşeli, canlı Allah’ın yarattığı herkesi ve herşeyi seven bir insanım. Kuaför ögrenimimi yaptıktan sonra uzun zaman da kuaför olarak çalıştım. Dolayısıyla her zaman bakımlı bir insanim.

Saçlarımın rengi ve kesimi her altı ayda bir değişirdi. En moda olan şeyleri takip eder ve param olur olmaz onları muhakkak alırdım. Beni gören hiç Türk zannetmezdi. Dolayısıyla herkes anlamadığımı zannederek herşeyi Türkçe birbirlerinle konuşurlardı yanımda.

“Ben de, Türküm lütfen başka yerde konuşun derdinizi” diyemeyecegime göre, dinleme mecburiyetinde kalırdım insanların anlattıklarını, istemiyerek. Bazen onlarla üzülür, bazen de için için gülerdim anlattıklarına insanlarin. Bazen utanır, bazen sıkılırdım anlattıklartndan.

Ay bir bilselerdi benim Türk olduğumu, hiç konuşurlar mıydı yanımda? Genelde kulak misafiri oldugum yerler, ya otobüs durakları, ya tramvaylar veya alışveriş merkezleri. İnsanlar amma çok seyler üzerine kafalarını yoruyormuş meğersem. Amma çok dertleri, şikayetleri varmiş.

Neyse seneler böyle geçti. Biz otuz sene oturduğumuz semtten Ehrenfeld’e taşındık.O kadar çok Türk yaşıyorki o semtte, ben de saşırdım. Yeni yerleşim bölgesi olan Bickendorf’ta güzel yeni yapılmış bir evdi taşındığımız yer. Bizden başka herkes o semte yeni taşınmıştı. Sonucta kimse kimseyi tanımıyordu. Çocuklarımı küçük oldukları için hergün anaokuluna götürüyordum. Artık işe gitmiyordum. Abitur’um oldugu için ben de Köln’de Üniversite’ye başladım boş vaktimi degerlendirmek icin. Hem artık zamanım boldu hem de çocuklar sabahları evde yoktu.

Okul dönüşü, çocukları anaokulundan almadan önce, anaokulunun hemen önündeki parkta oturup, biraz rahat kafayla, o gün üniversitede işlediğimiz konuları tekrar gözden geçiriyordum. Sonra da çocukları anaokulundan alıp eve gidiyordum. Ben hergün kitaplarımı okurken, başka anneler de çocuklarının saatlerinin dolmasını bekliyorlardi parkta.

Çogu Türkiye’den yeni gelmiş gelinlerdi. Hicbiri Almanca bilmiyordu. Artik parkta arkadaş grubu oluşturmuşlardı. Bazi kadınların evinin penceresi parka bakiyordu. Oturan kadınlar birbirini parka çağırıyor veya bugün Ayşe nerde. Penceresi kapalı. Aa Fatma Türkiye’ye uçmuş. Enise kocasından dayak yemiş, gözünü gördünüz mü, nasıl şişmiş. Zeliha hamileymiş. Aman senin kaynanan çok kötü. Kocanı gördüm eve gidiyordu. Bu gün ne pişireceen? Perihan kaç gündür evden çıkamıyor, kaynanası gelmiş onlarda kalıyormuş…

Öyle sesli konuşuyorlardı ki birbirleriyle, hem pencereden inemiyen arkadasları duysun ve konuya iştirak etsin hem de karşıdaki baska konu konuşan iki kişiyi sesiyle bastırsın ve kendi anlattığını dinlemeye mecbur kalsın.

Onların hepsi hergün birarada parkın aynı bankında oturuyorlardı. Bankda yer bulamayanlar, yerdeki kum havuzunun kenarına sıralanıyorlardı. Kimi sigara içip izmaritini yere atıyordu, kimi çekirdek çintip kabugunu yerlere atıyordu. Hiç birazdan oraya çocukların gelip oynayacağını düşünen yoktu aralarında. Hatta oynayanların çogu kendi çocuklarıydı. Kendi evlerini hiç kirletmiyorlardı muhakkak.

Günlerini, öğleden sonra da orada geçiriyorlardı. Arada bir gidip yemek yapiyorlardı. Zaten herkes birbirinin ne yemek pişireceğini ve bir gün değil bir hafta önce ne pişirdiğini dahi biliyordu. Herkesin herşeyden haberi vardı. Hatta bazen hic anlatılmayacak özellerini dahi anlatıyorlardı. Onlar da zamanını öyle harcıyorlardı. Keşke bir Almanca kursuna yazılsalardı. Ama çogu ya kaynanasının kursa göndertmediğini ya da kocasının kursa göndermediğini söylüyordu. Ama aslında hergün beraber Türkçe konustukları için Almanca’yı ihtiyaç olarak görmüyorlardı.

Alışverişlerini kocaları yapıyormuş zaten işten gelirken. Birşey unuttular mı hemen telefonla kocalarına bildiriyorlardı. Adamlar onu da ekliyormuş alişveriş listesine.

Ne garip ne tuhafıma gidiyordu bu durum. Hiçbir gün ne onlar bir şey sordu bana, ne de ben onlara.

Taaki ben kapanmaya karar verdigim güne kadar. Hayatımda çok büyük bir degişiklik oldu ve ben kendiligimden süse, püse, giyime kuşama bir anda veda ettim ve kapandım. Hayatımı artık bu şekilde sürdürmeye karar verdim. Artık tesettürlü bir hanım olarak yaşamak istiyordum.

Süslenmeden, sade bir hayat. Huzur dolu. Çocuklarım ve eşim ve Allah’ım olmalıydı hayatimda. Ama daha ilk günden acaiplikler başladı. Yine okuldan sonra parkta kitap okuyordum. Kadınlar oturmuş yine dertlerini bağıra, bağıra birbirleriyle paylaşıyorlardı. Bir tanesi çığlıkl atarcasına: “Aboo Alman garıya bak gapanmış” dedi.

Hepsi birden benim oturduğum istikamete döndü. “O kadın deeel” diye biri cevap verdi. O, o valla o” Diğeri: “Get hele sor niye gapanmış o güzelim gadın. Acep Müslüman mı oldu? İçimizde Almanca kim biliyo?”

Yavaşça bir ses: “Ben az biliyom, gursa gitmiştim”dedi. “E, git o zaman sor, niye gapanmış” Kadın yavaşça bana doğru yürümeye başladı birkaç adim kala, “Gutten Tag”dedi, ben de “Guten tag”dedim.

Kadın: “Du deutsch Frau?”, ben “Nein”diye cevap verdim. Kadın arkasına döndü “Alman degilmis!”dedi. Öbürleri “Sor bakiym neymiş”.. “Du Moslem”dedi, ben de “Ja, elhamdülillah”dedim.

Kadın arkasını döndü: “Hee, kadın Müslüman olmuş”diye haykırdı. “Du Was?”diye sorunca “Türküm” dedim. Kadın: “Abooo, Türkmüş” diye çığlık attı ve hemen diğer kadınlar şaşkın suratlarla yanıma geldiler.

“Sen Türksün ha? Utanmıyong mu bizi bunca zaman dinlemeye? Biz ne kadar dedikodu yaptık, söyliyeydin Türk olduğunu, o kadar dedikoduyu senin yanında yapmazdik.” dediler.

“Ben mi size dedikodu yapın dedim, yapmasaydınız, ben de sizin anlattıklarınızı duyma mecburiyetinde kalmazdım hergün. Hem sizin bağırarak konusmanızdan Mısır’daki sağır sultan bile dertlerinizi duymustur”dedim. “Aman ha anlattıklarımızı sakın gidip de hakkında konustuğumuz insanlara söyleme olur mu” dediler.

“Neden söyliyeyim. Ben lafçı degilim ki” dedim.

O günden sonra kadınlar benim yanımda hiç dedikodu yapmadılar. Ama ben ise birkaç sene sonra belediyede kadınlara konuşma saati yaparak,  yabancı kökenli problemli kadınların dertlerini dinleyip onlara yardımcı olmak icin bir görev aldım ve senelerdir mağdur kadınlara yardımcı oluyorum. Onlar da bana hayır duaları yapıyorlar. Ve ben duyduklarımı kimseye anlatmıyorum. Geceleri bir kadına yardım edebilmenin huzuruyla yatıyorum artık.

Fatma Afife Gürsoy F.A.G – 01.08.2009

=========================================

OKUL GEZİSİ

Bundan 40 sene önce dört çocuğumla Almanya’ya işçi ailesı olarak geldim. Eşim bizden bir sene önce Almanya’ya işçi olarak  gelmişti. Oturduğumuz yer bir küçük köydü. Birkaç Türk vardı. O zamanlar eşim günde 12 saat Rheinbraun’da çalışıyordu.

Ben Almanca bilmediğim için dışarı dahi yanlız çıkmaya çekiniyordum. Çocuklarımız Almanya’ya gelir gelmez Alman okullarına başladılar. Onlarında kendilerine göre çok zorlukları vardı okulda. Yaban ellerde kendimi çok yanlız hissediyordum. Bütün gün ev işlerinle uğraşıyordum.

Herkes eve yorgun bir halde geliyordu akşamları. Bu yüzden kimselere misafirliğe de gitmiyorduk. Uzun bir zaman sonra, on yaşındaki  oğlumuz, bir haftalık okul gezisine gidecekti sınıfı ile. Eşim sabahçı olduğu için okula kadar çocuğumu ben götürdüm. Seyahat edecekleri otobüs okulun kapısının önünde duruyordu. Veliler ve çocuklar okulun önünde durmuş, bana acaip, acaip bakıyor oğluma birşeyler söylüyorlardı ve beni gösteriyorlardı.

Çocuklar gülüyor beni parmaklarıyla göstererek bana birşeyler söylüyorlardı. Herşeyi duyuyor fakat birşey anlamıyordum. Bir ara çocuğum bana döndü. Yüzünde şimdiye kadar hiç görmediğim bir ifade ile: “Anne, sen eve gidebilirsin. Beni beklemene gerek yok.” dedi.

Ben de: “Hayır otobüs hareket edene kadar burda bekliyeceğim” dedim. Oğlumun yüzü bu sefer kıpkırmızı oldu. Sebebini anlamadım. Kısa bir süre sonra tekrar bana eve gitmemi rıca etti. Sesi deminkinden daha sıkıntılı çıkıyordu ağzından. Ben yine “Hayır” dedim.

Bu sefer bana “En azından başörtünü çıkar” dedi. Şaşırdığımı görünce “Öteki annelerin de başörtüsü yok” dedi. Ben de ona, benim bir Müslüman hanım olarak başörtümü çıkartmamın mümkün olmadığını söyledim. Ama oğlum çok ısrar etmeye başladı. Neyse o sırada tüm talebeler otobüse binmeye başladılar ve hepsi oturacak yerlerini arıyorlardı.

Birden otobüsün içinde erkek çocukları birbirine girdi. Çocukların  kime vurduğu belli olmuyordu. Bir de ne göreyim hepsi benim oğlumu yumrukluyordu. Hemen otobüsün kapısına koştum ve oğluma seslendim. Oğlumun dudağı kanıyordu. Neden o çocukların kendisini dövdüğünü sordum.

Verdiği cevap ile sarsıldım: “Senin yüzünden! Sen Başörtünü çıkarmadın diye. Deminden beri benimle alay ettiler. Anneleri ve babaları senin dedikodunu yaptılar. Sen hala gitmedin diye, bu sefer sana küfür etmeye başladılar. Seni müdafa etmem lazımdı”

Başımdan aşağı sanki kaynar su döktüler zannettin. Demek bu insanlar benim üzerime bu kadar şey söylemişlerdi de ben anlamamıştım. Dondum kaldım. O sırada otobüs hareket etti. Ben ise çocuğumun dudağındaki kanı dahi silememiştim. Kırk senedir, o resim, bir an dahi gitmedi gözümün önünden.

FATMA AFİFE GÜRSOY – F.A.G. 07.01.2010

===============================

ÇOCUKLUĞUMU ÇOK ÖZLÜYORUM

Keşke hiç büyümeseydim diyorum bazen.. ben çocukluğumu çok özlüyorum.. 

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.

Hatta babamın bile anahtarı yoktu! Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.

Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.

Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.

Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.

Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacacı evine gidip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.

Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu. Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.

Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi. En fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.

Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,

temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş. Hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.

Evlerimiz var, içinde yaşayan yok.

Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.

Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlarla dolu her yer…

Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz.. 

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nine diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Ben kapılarında ‘vale’ lerin, ‘bady’ lerin beklediği  yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.

Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.

Nedir bunlar? 

Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk. Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? 

Her toplum haketiği gibi yönetilir derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?…

SEVGİLİ DOSTUM ERHAN EREN’E TEŞEKKÜRLER..

================================================

Vefalı Halı

Almanya’ya geleli bir hafta olmuştu. Ben o zaman onyedi yaşındaydım. Kardeşlerim ve ben annemin, babamın yanına Almanya’ya gelmiştik. Onlar ise uzun seneler önce Almanya’ya çalışmaya gelmişlerdi. Kardeşim ve ben hemen geldiğimiz hafta Almanca kursuna yazılmıştık. Birkaç gündür kursa gidiyorduk. Akşam kursdan çıkıp eve doğru yürürken büyük bir mağazanın önünden geçtik. Mağazanın vitrini çok ışıklandırılmıştı çünkü yılbaşı zamanıydı.

Vitrinde kocaman bir halı sergilemişlerdi. Durdum ve halıya baktım. Evet tanıdım bu halıyı. Kalbim hızlı, hızlı atmaya başladı. Yanaklarıma kanlar toplandı. Saçımın kökleri terlemeye başladı. Bu halıdaki motifleri gözlerimi kapatarak dahi yapabilirdim. Şu anda halı dokurken ağrıyan parmaklarımın acısını dahi hissediyordum. Dur hele dur bakayım, hatta şurada bir hatası dahi olmalıydı bu halının. İşte,işte hala aynı yerinde. Aman Allahım, bu benim dokuduğum halı. Bunu ben oniki yaşındayken yapmıştım. İki ay kadar zamanımı almıştı. Hatta bunu yaparken ne kadar sevinmiştim.

İlk  defa çok para kazanacaktım. Bu halı bitince 100 DM.vereceklerdi bana. Ne büyük paraydı benim için. O zamanlar, annem ve babam Almanya’da çalışıyorlardı. Kardeşlerim ve ben anneannemin yanında kalıyorduk. Zavallı kadın çok yaşlıydı. Kardeşlerim de benden küçüklerdi. Ben ise hem anneanneme yardım ediyor hem de kardeşlerime elimden geldiği kadar ablalık ediyordum. Bunun yanısıra tüm boş kalan vaktimi halıya düğüm atmakla geçiriyordum.

Küçücük sırtımda taşıdığım bütün yükleri düğümlere atıyordum. Anneme ve babama olan özlemimi motiflere işliyordum. İçimdeki hasreti renklere yansıtıyordum. Tam böyle karışık duygular içindeyken, işte şu köşedeki hatayı yapmıştım. Fakat pek sonra bunun farkına varmıştım. Aslında onu yanlız ben fark edıyordum. Başkaları görmemişti. En çok merak ettiğim ise hangi evi süsleyecekti bu halı. Hangi insanlar ayakkabılarını çıkarıp saygıyla  yürüyeceklerdi üstünde acaba.

İşte tam o anda kendimi daldığım hayal dünyasından çekip çıkardım. Aradan beş sene geçmişti ve yıllar önce yaptığım halı tüm güzelliği ile önümde 3 bin DM’a satışa sunulmuştu. Aman Allahım şimdi  bu güzel halımın üzerine kimler pis ayakkabılarınla basacaktı. O kadar emeğime acımadan üzerinde belki köpekler dahi yürüyecekti. Belki çocuklar birşeyler dökecekti ve lekeler kalacaktı onda: ÇÜNKÜ BURASI ALMANYA’YDI.

Insanlar ayakkabılarınla evde geziyorlardı. Bizde ise eve girerken çıkardı ayakkabılar. Bir anda ayağımın altından kaldırımın kaymaya başladığını hissettim. Elimle duvara düşmemek için tutunurken bir yandanda “olamaz, olamaz”,derken kardeşim tuttu omuzumdan. “Ne olamaz abla” dedi.

Evet beş sene önce Türkiyede emek vererek 100 DM.’a yaptığım halı çoğu tanıdığım insandan vefalı çıkmıştı. Beni Almanya’ya gelişimin birinci haftasında unutmayan tek arkadaş gibi karşıladı. Hem kendi değerini artırmıştı hem de emeklerim boşa gitmemişti.

FATMA AFİFE GÜRSOY – 01.10.2009 – F.A.G.

12 Yanıt to “UNUTAMADIM”

  1. mustafa DİNÇELER said

    MALATYALI BİR KAHRAMAN

    Kendisini Malatya’da diş hekimliği yaparken tanıdım. O sıralarda diş implantları işi pek yaygın değildi ve insanlar bilgisizdi. Ancak o, cesurca koltuğa oturarak yaptırdı.
    Sakin ve huzurlu bir yapısı vardı.. “İnsanca, dostça, kardeşçe yaşanmalı” diyordu.. Sonradan öğrendim bu kahramanın ismini..
    Kendisi mütavazi ve ağırbaşlı, sıcak ve canayakın biri.. Bu kahramanın ismi HİDAYET YİĞİT..
    Kendisi aynı zamanda KÖLN MALATYALILAR Derneği Başkanı..
    Yaptığı çalışmalar ve aldığı yol olarak Almanya’da da insanlara umut ve ışık olmuş bir yiğit..
    Ankara’da muayenehanede günlük işlerimle uğraşırken.. Cep telefonumdan bir ses.. MUSTAFA DİNÇELER… DİŞ DOKTORUM nasılsınla başlayan sıcacık bir sohbet.. Sonrası Köln havaalanından bizi alarak gecenin yapıldığı o muhteşem ortama gittik..
    Orada Halis Kapkın ve oğlu.. Malatya milletvekilleri.. Malatya Valisi ve Belediye Başkanı… Bana, “Mustafa Dinçeler kardeşim dedi, bak bakalım bu kadar Malatyalı hemşerimizi birarada böylesi sıcak bir ortamda gördün mü” dedi.. Mutluluk tavan yapmıştı.. Başaramama duygusu semtine bile uğramayan bu tatlı insanı yürekten alkışlıyoruz.. Sen Hidayet Yiğit ne zaman başın sıkışsa biz Malatyalı hemşehrilerin hep yanında olacağiz.. MUSTAFA DİNÇELER SÖZÜ.

  2. Hidayet Yigit said

    Sevgili Doktorum, bu güzel ve samimi aciklamalarin icin Tesekkür ederim.Ben sizin gibi güzel insanlari tanimaktan mutlu oldum.
    Elele gönül gönüle yapacagimiz daha cok seylerin oldugunu düsünüyor,saygilarimi sunuyorum.Selamlar.

  3. firma rehberi said

    Bu ne güzel bir site.
    (SAĞOLUN, TEVECCÜHÜNÜZ)

  4. mehmet said

    Aslında sadece teşekkür için girdim. Yurt dışında yaşayanlara hitaben güzel içeriklerle doyurucu bir siteniz var emeğinize sağlık
    adiyaman-haber.com

    (TEŞEKKÜRLER, TEVECCÜHÜNÜZ)

  5. Mesutcan said

    Bu güzel yazınız için teşekkürlerimi sunuyorum.guncelport.net

  6. Fatma Afife Gürsoy said

    Sedat bey bunlarida paylasmak icin Facebook baglantisini bir zahmet yaparmisiniz
    Tesekkürler

    (YORUM KISMININ BAŞLADIĞI YERDE PAYLAŞ BUTONU VAR. ÜST SAYFALARDA MAALESEF SADECE TEK PAYLAŞ BUTONU VAR)

  7. Kaan Kantarci said

    Almanya`nın Augsburg kentindeki üçüncü kuşaktan bir Türk gencin evlilik töreninde, sohbet ettiğim yaşlı bir teyze , “ – Bizim ithal damadın gözleri de mavi ! “ demişti , sahnedeki sanatçı “ Mavi mavi masmavi, gözleri …. “ diye bir şarkıyı seslendirirken. Düğün salonu tıka basa doluydu; neşeli kahkahalar sigara dumanlarına sarılarak masadan masaya uzayıp gidiyordu ( yıl 2005 ); Ama, ayarı bir türlü yapılamadığından, insanı rahatsızsız eden , fakat , kimsenin tınmadığı bir ses sistemi ve sanki bir mahalle parkındaymış gibi gruplar halinde oradan oraya koşuşturan çocukların gürültüleri, yanındakini bile duymayı olanaksız hale getiriyordu. Yiyecek bakımından ( sıcak etli yemek ve piriç pilavı – çeşitli içecekler- baklava ) hayli zengin olan masalar rakı, viski, şarap gibi alkollü içkiler ve çerezlerle de donatıldığından, yüzü patlıcan gibi kızarmış, dili pelteleşmiş gençleri ve aile reislerinin konuşmalarını anlamak da neredeyse imkansızdı; ama ben, o yaşlı teyzeyi duymuş ve hayli şaşırmıştım. Aslında, ilk kez duyduğumda ithal damat ’ ın ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamamıştım. Şaşkınlığım fazla uzun sürmedi ; kısa süre sonra olayı çözdüm… Almanya’ da yaşadığım yaklaşık üç yıl boyunca, onlarca ithal damat ve gelinle tanıştım, onların hikayelerini dinledim; ama, bu konuyu nedendir bilmem, unuttum gitti. İhtal damat – gelin olayının Almanya’ ya özgü bir olay olduğunu sanırken, geçen hafta burada tanıştığım bir vatandaşımızın da yeni boşanmış bir ithal damat olduğunu öğrendim. “ Ne demek ya ! İsveç’ te de binlerce ithal damat – gelin var ! “ demez mi ; böylece, oturdum bilgisayarın başına.. Ama, ben yine de Almanya’ da üç yıl boyunca gördüklerim ve dinlediklerimden dolayı, oradaki gözlemlerimi yazıma temel almayı yeğliyorum.

    İkinci Dünya Savaşı`ndaki yenilgi ve yıkımdan sonra, Almanya`nın yeniden inşasında yabancı işçilere gereksinim vardı; Yunanlılar, İtalyanlar, Türkler, İspanyollar … Türkiye`den uçak, tren, otobüs gibi araçlar kullanılarak yüzbinlerce insan uzun yıllar boyunca Almanya’ ya göçtü. Göçmen işçileri daha sonra, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin kurbanları olan politik göçmenler izledi ki, Almanya bugün üç milyonu aşan Türkiye kökenlilerin ikinci vatanı durumundadır. İster göçmen işçi, isterse ilticacı olsun, yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalan kişi için yaşam zorluklarla doludur; dili, kültürü, yaşam tarzı ve iklimi farklı olan bir ülkedeki göçmende, doğal olarak, kendini koruma duygusu gelişir ve bu yüzden göçmenler birbirlerine ( düşünsel olmasa da ) fiziksel olarak daha da yaklaşırlar. İşte bu duygular ve dış baskılar sonucu, uzun yıllar önce, getto olarak da adlandırabileceğimiz göçmen mahalleleri oluşmaya başladı. Almanya daki Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı bu mahalleler zamanla, o insanların geldikleri yerlerin küçük bir kopyası haline de dönüşüverdi; benim yaşadığım çok kültürlü Oberhausen mahallesindeki Türklerin dükkan veya mesleklerinden bir kaçını şöyle sayabilirim : Berber, bakkal – manav, dönerci, tatlıcı, lokantacı tuhafiyeci, elektronikçi, fırıncı, süper market, seyahat bürosu, temizlik şirketi, muhasebeci, danışmanlık- tercüme bürosu ve şu an aklıma gelmeyen diğerleri sadece uzun bir caddenin üzerinde olanlardı. Bazen sorardım kendi kendime : “ – Türkiye’de misin , Almanya’ da mısın ? “ Hani ayakkabını çıkarıp havaya atsan, o ayakkabının başına düştüğü kişinin “ – Ahhh , kim attı bunu lan ?! “ diye türkçe seslenişini duymanız olasıydı.

    Peki, bu kadar yoğun bir nüfusun olduğu yerlerde , neden ithal damat ve gelinlere gereksinim duyuluyordu ?! Aslında bu sorunun bir değil, birden çok yanıtı bulunmaktadır. Yanıtlara geçmeden önce de, Almanya daki Türkiyeli göçmenlerin yaşam tarzlarına kısaca bakmamız gerekmektedir. İlk kuşak göçmenlerin yaşamları ev ile işyeri arasında mekik dokumaktaktan ibaretti. Türklerin çalışkan bir millet olarak Almanya’ da ün salması bu kuşak döneminde başlamıştır. Bir dostum, o dönemki iş yaşamına Türk etkisini şöyle anlatmıştı : “ – Bizimkilerden önce fabrikalarda bir makina başında saatte üretilen mal adedi örneğin 100 iken, bizim işçiler insan üstü çalışarak, bunu önce 150 ’ye, sonra 200`e, daha sonra 250 ’ye ve nihayetinde 300`e çıkardılar; bu durum işverenleri çok memnun etmişti. Başarılı Türk işçiler ödüllendirilirken, artık bütün makinaların da standart olarak saatte 300 parça mal çıkarması isteniyordu; bu durum da, başta Alman işçiler olmak üzere, diğer işçileri rahatsız etti; çünkü, üretim hızı insanın fiziksel ve ruhsal sınırlarını zorlayacak noktaya gelmişti..” Yoğun olarak çalışan bu gurbetçilerimizin ilk başlarda en temel gereksinimi paraydı; ki onu fazlasıyla kazandılar. İkinci kuşaktan olanlar, daha da hırslıydılar. Augsburg’ da tanıdığım bu kuşaktan biri şöyle özetlemişti hikayelerini :

    – Biz babalarımızdan da çok çalıştık. Fabrikadaki işimiz bittikten sonra ek iş yapmaya gidiyorduk; o ek işten çıkınca da birkaç saatlik ek işin ek işine gidiyorduk. Çok şükür burada ev aldık, araba aldık, para tuttuk, Türkiye’ de arsalar aldık, yazlık aldık…

    Dikkat edilirse, her iki kuşağın insanlarının hedeflerinde çok para kazanarak daha da ilerlemek, yani zenginleşmek vardır. İşte burada can alıcı bir soru çıkıyor karşımıza:

    – Günlük yaşamının ve izin günlerinin çoğunu iş yerlerinde, kalan birkaç saatini de yatakta horlayarak geçiren bir kişinin eşine, çocuklarına zaman ayırması mümkün olabilir mi, böyle biri sosyal bir insan olabilir mi ?

    Türkiye kökenli göçmen çocuklarının bir kısmının bugün Almanya’ da istatistiklere girecek kadar suç ( yani uyuşturucu, hırsızlık, çete üyeliği v.b, gibi ) işlemesinde , dinci bir aileden gelen Sibel Kekilli`nin turbanını çıkarıp bir porno yıldızı olmasında, gazetelere bile takma isimlerle ilanlar verip müşteri arayan sayısız kadının, açıktan veya gizliden, profesyonel hayat kadını olarak çalışmasında, masaj salonlarında pezevenklik ve mahallelerde çetelerin ayak işlerini yapanların gün geçtikçe artmasında bu birinci ve ikinci kuşaktan bir kısım göçmenlerin hiç mi payı yoktur ?! Olanları bir alınyazısı, bir başka deyişle kader olarak adlandırmak gerçekçi bir yaklaşım olabilir mi? Bence, bütün bu olanlar, ilk iki kuşaktan önemli bir kesimin yanlış düşünme ve yaşamalarının sonucudur. “ Ne ekersen o`nu biçersin ! “ atasözümüz boşuna söylenmemiş! O kuşaklar, paraya verdikleri değerin – zamanın çok azını ailelerine – sosyal yaşama verebilselerdi, çocuklarını başıboş bırakmayıp, onları ruhsal – düşünsel olarak da doyurabilseydiler, bugün , bir kısım, ne Türk ne de Alman olabilen, bunalımlı bir üçüncü nesil oluşmazdı; ( geçmişte, Türkçe yayın da yapan İsveç Radyosu`nun bir haberinde ) Danimarka`da, kızlık zarını yeniden oluşturmak için lazerli operasyon yapan bazı sağlık merkezleri, göçmen kökenli kızların , yaz ( düğün ) aylarında kızlık zarı dikimine yönelik ameliyat başvurularıyla ilgili , “ – artık , yeni başvuruları kabul edemiyecek kadar doluyuz ! “ demezlerdi.. Şimdi bu kızlar Avrupalı mı , Türkiyeli mi ? Avrupa kültürüyle yetişmiş olsalar, bekaret onlar için bir hiçtir ve hatta evliliğe kadar bakire kalmak bir utançtır, eksikliktir; yok eğer bu kızlar Müslüman Türk kültürüyle yetişmiş olsalar , kendi gelenek ve göreneklerine uymayan naneleri yemezlerdi.. Eeee, naneyi yediğini ya da hapı yuttuğunu düşünen Avrupa doğumlu bir kız neden müstakbel eşinin karşısına gerçeklikle, dürüst bir şekilde çıkmayı tercih etmiyor da lazerle yamalanmış çıkmayı tercih ediyor ? Kandırdığı kendisi mi , yoksa, müstakbel eşi mi ?! Anlayabilene aşk olsun !

    “ – Ne saygı kaldı ne de sevgi ! “

    “ – Deli kızı diskodan, bardan çıkaramıyoruz ! “

    “ – Misafir odaya giriyor, bizim zibidi oğlan masaya uzattığı ayaklarını bile toparlamıyor! “

    “ – Pis arkadaşları var, gece eve gelmiyor ! “

    “ – Bizi beğenmiyor, bizden utanıyor; Alman arkadaşları görür diye çarşıda bile bizim yanımızda yürümüyor ! “

    “ – Kız evden kaçtı ! “

    “ – Oğlan cezaevinde ! “

    “ – Topluma sokamıyoruz; ne düğülere ne de camiye geliyor ! “ … gibi yakınmalar hiç bitmiyor uzun yıllardır. Sonuçta, üçüncü neslin “ bir kısmı “ sorunlu ya da kayıp görünüyor !

    Çözüm ?!

    Yok !! Geçmiş olsun !

    Geçici çözumler denenebilir; AKP’ nin çözümleri (!) gibi ; ya tutarsa !

    Tarihini tam anımsamıyorum ama, bir zamanlar Hollanda`dan Montofon cinsi inekler ithal edilmişti Türkiye`ye ; hem iyi süt veriyorlar hem de yerli boğalarla çiftleştirildiğinde eldekilerden daha iyi bir cins oluşuyordu. Geçen yıllarda da Agnus cinsi sığırlar ve hatta saman ithal edilmişti. Neden ? Çünkü, elde yok ! Yok olan bir mal` ı dışarıdan almaya ithalat denir ; o mal`a da ithal mal denir.

    Bizim Avrupa`daki çok para kazanmış ama, çocuklarını kaybetmiş , kaybetmenin eşiğine gelmiş ya da kaybetme korkusuyla yaşayan bazı ebeveynler de, Türkiye`deki akraba veya tanıdıklarının ( hem kendilerine saygı gösterecek hem de geleceğinden endişelendikleri çocukları için iyi bir eş – kurtarıcı olabileceklerini düşündükleri saf, temiz, yüzü – gözü açılmamış, bozulmamış , saygılı, geleneklere bağlı ) çocuklarını kendi çocuklarıyla evlendirmeye başladılar; ama yine de gelenleri ithal damat – ithal gelin diye damgalamaktan çekinmediler ! Bir şeyin başına ithal sözcüğünü koyduğunuzda, damga vurulmuş iş bitmiştir ! Damadına ya da gelinine mal muamelesini daha baştan yapıyorsun demektir ki, bazı ihtal damatlara ( mal bozuk, nankör çıkar da, kızımızı bırakırsa zarara uğrarız endişesiyle ) 100.000 Euro`yu bulan borç senetlerinin imzalatıldığı da, bugün artık gizlenemeyen bir gerçektir .. Hal böyle olunca, takım elbiseli – gravatlı ithal damadın, boynuna bıçak dayanan zavallı Agnus cinsi sığırdan ne farkı kalıyor ?!

    Bazen düşünürdüm: “ Yahu, tek suçlu bu Almanya`dakiler mi ? “ diye.. Tabii ki değil! Kayınpederinin önüne koyduğu bir borç senedini, hiçbir borcu olmadığı halde imzalayan damat adayı, imzasını attığı borç senedinin bir meta yükümlülüğü içerdiğini, aşkla – evlilikle hiçbir ilgisi bulunmadığını bilmiyor mu ?! Bal gibi biliyorlar! Huyunu suyunu bilmedikleri, hemen hiç tanımadıkları binlerce kilometre uzaklıktaki kişilerle evlilik yapan ithal damat ve gelinler, hayallerindeki cennet Avrupa`ya gelmek uğruna , daha iyi yaşamak uğruna , bir imza ile ( bazen imzasız- senetsiz ) kendilerini, kişiliklerini satıyorlar ve başlarına gelen herşeyi ve ithal damgasını hak ediyorlar !

    Ne diyelim, Aşkın imzasını dudaklarıyla atanlara helal olsun !

    Eros`a selam olsun !.

  8. Anonim said

    3. üncü sınıfa geçmiştim. Okul birincisiydim. Babam Almanyadaydı. Tatil olunca gelmişti Türkiye’ye . Bizi Almanya’ya götüreceğini söylemişti. Sevinmiştim çünkü ben babacıydım! O yokken hasretinden hasta olmuştum.
    Sevinmiştik , tekrar bir arada yaşıyacağız diye !
    Çok uzun yollar gittik arabayla !
    Yol boyu babam bize Almanya’yı anlatmıştı. Yollarda tek sorduğum soru” Daha çok varmı Almanya’ya?”
    Babamda” Bak şu karşı dağın arkasında demişti. Ama o dağlar hiç bitmemişti.
    Sonunda yemyeşil dağlardan geçip, balkonlarından çiçekler sarkan kocaman kiliselerin olduğu, soğuk bir ülkeye varmıştık.
    Hava birden çok soğudu !
    Bulutlar koyu ve yağmur doluydu.Babam Almanya’ya vardık demişti!
    Adanananın sıcağı buralarda yoktu ve hiç birgünde olmadı!

    F.A.G.
    Fatma Afife Gürsoy

  9. Anonim said

    Almanya’da ilk sabah

    Almanya’ya vardığımızın ilk sabahı, uyandığımda,
    iki kişi konuşuyordu dışarda !
    Aman Allahım ne acaip sesler.
    Ne korkunç kesik kesik harfler!
    Pencereden baktım.
    Iki yaşlı kadın konuşuyordu!
    Hiç yüzleri gülmüyordu konuşurken.
    Iki kadının elinde birer tane tasmaya bağlı köpek vardı!
    Ne garip !
    Köpekler hür değildi.
    Biraz uzaklaşsa köpek, kadın ipinden kendine doğru çekiyordu köpeği!
    Peki bunlar ya çocuklarıda böyle
    tasmayla gezdiriyorsa !!
    Hayır ben bu yeni vatanı sevmedim.
    Kadınlar ayrıldı birbirinden .
    Ayrılırken hiç sarılıp öpüşüp vedalaşmadılar bizim Türkiyede ki gibi!
    Kadının biri eğildi, kucağına köpeği aldı ve köpeğin dudağından öptü.
    Köpekte kadının suratını yalamaya başladı .
    İğrenççççç!
    Hayır ben burada kalamam!
    Burayı sevmedim.

    F.A.G.
    Fatma Afife Gürsoy

  10. deleted said

    Peki ben Almancayı nasıl öğrenecem?

    Babamın Almanya’da tuttuğu o güzelim müstakil evi Annem beğenmedi. Çok güzeldi oturduğumuz kasaba.
    Annem Adana’dan geliyordu.
    Ben böyle Almanya istemiyorum diye tutturdu. Şimdi anlıyorum Annemi. Bizden başka Türk aile yokmuş oturduğumuz yerde o zamanlar.
    O güzelim evden, Cennet gibi yeşilliklerin arasından Köln’e taşındık.
    Sanki bütün Türkiye taşındığımız mahallede oturuyordu!
    Biz Adana’da merkezde oturmamıza rağmen, o kadar Türkü bir arada görmemiştim.
    Herkes başka bir şive konuşuyordu!
    Gece yarılarına kadar sokak insanlarla doluydu!
    Hep Türkçe konuşuluyor ve Almanya’nın ortasında bir kelime Almanca duymuyordum artık!
    Almancayı peki nasıl öğrenecektim ben?

    F.A.G.
    Fatma Afife Gürsoy

  11. Anonim said

    Köln’de okulun ilk günü

    Okullar açılmıştı.
    Çok heyecanlıydım.
    Babam ve Annem, bizi, yani abimle beni ,yeni okulumuza götürdüler.
    Yolu öğrenelim diye Tranvayla gitmeyi öğretti babam.
    Tranvaya binmeden önce bilet aldık. Tranvaya binip nir cihaza biletleri yerleştirdik. Biletler damgalandı. Eğer yapmazsak
    ” 40 markmış” cezası varmış.
    Çok para dedi babam.
    “Aman ha biletinizi damgalatmaya unutmayın sakın!”
    Okul tam 8 durak ilerdeydi .
    Annem panikledi.
    “Bu çocuklar her gün bu yolu nasıl gidip gelecek tek başına ?” dedi.
    Ben heyecandan yolu aklımda dahi tutamadım!
    Okula geldik!
    Bahçe çocuk doluydu!
    Herkes başka bir dil konuşuyordu!
    Meğersem okul özel bir okulmuş.
    İnternasyonalmış talebeleri ve sadece hiç Almanca bilmeyenler o okula gönderiliyormuş!
    Hiç Alman çocuğu yokmuş!
    Ben bu okulu hiç sevmedim!
    Ben öğretmenimi ve arkadaşlarımı istiyorum!
    Türkiyemi özledim ilk günden 😩

    F.A.G.
    Fatma Afife Gürsoy

  12. deleted said

    İçime güneş doğdu

    Müdür odasına girdik.
    Müdür genç sarışın bir adamdı. Annemle babamla tokalaştı sonra bana elini uzattı.
    Elimi tuttu, eğildi göz hizama
    kadar sonra birşeyler sordu.
    Ben sadece kıpkırmızı olduğumu ve terlediğimi hissettim.
    Hiç birşey anlamadım.
    Gözüme yaşlar birikti. Bir gözlerimi kırpmamla sanki gözümden şelale gibi yaşlar akacaktı.
    “Ben ne yaparım bu okulda?”
    O sırada kapı açıldı ve içeri küçük boylu, koca gözlü, kısa siyah saçlı, güzel bir genç kadın girdi.
    “Hoşgeldiniz !
    Bunlar yeni talebelerimiz öylemi?” dedi.
    Aaa Türkçe konuşuyordu !
    “Ben kızınızın sınıf öğretmeniyim . Adım Asiye”, demezmi !
    O an içime güneş doğdu işte.

    F.A.G.
    Fatma Afife Gürsoy

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s